AçıkKoyu

Melek Göregenli: “Yurttaş Olabilsek, Vicdanlı Olup Olmamamızın Bir Anlamı Olmazdı”

Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "İnşaat Rejimi Enkaz Altında" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Rejim Seçimle Değişir mi?" başlıklı 43. sayısında yayınlandı.

6 Şubat Depremleri hem sosyal hem de siyasal açıdan, psikolojik sonuçları olan bir hadise. Örneğin Lizbon Depremi’nin Aydınlanmacı fikirler için tetikleyici olduğu söylenir. Ama felaketlerin her zaman sekülerleştirici etkileri olduğunu söylemek de mümkün değil. Gelgelelim bugün Türkiye’deki hâkim ideolojik söylem; kader ve helallik gibi seküler olmayan kavramlarla İnşaat Rejimi’ni maskelemeye çalışıyor. Sizce yaşananlar, bir Lizbon Depremi etkisi yaratacak mı?

Lizbon Depremi’nin, depremden doğrudan etkilenen insanların zihniyet dünyaları açısından herhangi bir dönüşüm yaratıp yaratmadığını bilmiyorum; sanırım Kant’ın yorumlarından söz ediyorsunuz, iyi bildiğim bir konu değil bu ama şunu söyleyerek günümüze gelebilirim belki: Lizbon Depremi eğer olup bitenin entelektüeller arasında seküler bir yaklaşımla açıklanmasına öncülük etmişse, bu öncüllük ancak 1700’lerin dünyasında, Aydınlanma’yı hazırlayan başka pek çok bağlamsal-politik olguyla birlikte düşünüldüğünde anlamlı olabilir sanıyorum, dönüştürücü bir vesileydi belki. Ek olarak, tarihsel arka plandan bağımsız olarak şunu söyleyebilirim: İnsanlar her zaman doğal ya da toplumsal olaylardan, kim ve kimlerden olduklarına, nasıl yaşadıklarına, sahip olduklarına göre etkilenirler; tepkileri de başlarına geleni açıklamaları da bulundukları maddi koşullar ve başka pek çok bağlamsal çerçeveye göre biçimlenir. Dolayısıyla entelektüel yaklaşımların soyutlamaları her zaman toplumsal olgunun doğrudan özneleri açısından yaşanan gerçeklikle örtüşmeyebilir; kavramsal gerçeklik genellikle tekil, yaşanan gerçeklik ise çoğuldur.

Son yaşadığımız ve büyük bir felakete yol açan depremlerde de böyle olduğunu sanıyorum; homojen bir topluluktan, dolayısıyla tektip bir açıklama biçiminden söz edemeyiz. Bana sorsanız benim düşünce dünyamda, günümüzde ve Türkiye’de depremin sekülerleşmeye yol açıp açmayacağından çok nasıl olup da bir isyana yol açmadığını merak ederim, en azından depremden etkilenen milyonlarca insanın değil ülkenin geri kalanının daha isyankâr olması rasyonel olmaz mıydı? Hayat pahalılığının, yoksulluğun, işsizliğin –özellikle genç işsizliğinin–; her türden şiddetin bunca yaygın ve tartışmasız olduğu bir toplumsal bağlamda ülkenin neredeyse bir bölgesi yıkıldı ve insanlar her bakımdan deprem sırasında ve sonrasında bu yıkımın yarattığı enkazın altında yapayalnız bırakıldı. Üstelik deprem, Türkiye’nin coğrafik olarak çok büyük bir bölümü için yakın olası bir tehdit iken ve bu iktidar sizin de tanımladığınız gibi varlığını bir inşaat-rant rejimi üzerinde sürdürürken, yani memleketin çoğunluğu için şimdilerde seyrettiği enkazın altında kalma olasılığı çok gerçek ve yakınken ne oluyor? Bu bakış açısıyla bana kaçınılmaz gibi görünen neden-sonuç bağlantısı ve “suçlu kim” sorusunun yanıtının aleniliği ne kadar yaygın, bilmiyorum. Bazı araştırmalar, iktidarın kaderci açıklamalarının ikna edici olmadığını gösterse de önceki depremlerle ilgili araştırma sonuçlarından ve genel olarak sosyal psikoloji yaklaşımlarından hareketle, yukarıda özetlemeye çalıştığım bakış açısıyla farklı tepkilerin ve açıklama biçimlerinin var olduğunu söyleyebilirim. İktidarın “kader planı” söylemi ile ilk kez karşılaşmıyoruz; madende göçük altında kalmak, tren kazasında hayatını kaybetmek, erkekler tarafından öldürülmek de kader planına dahil. Az buçuk bir dünyevi plan program politika yanlışlığı ve dünyalı sorumluluğu varsa da “hakkınızı helal edin helalleşelim” talebi, kader planında adeta muktedir ve tebaasının bir tür beraber yürüme sözleşmesinin yenilenme anı gibi. Doğal olayları ve sonuçlarını kader ile açıklamak seküler –bilimsel– açıklamaların karşıtı mı gerçekten yoksa doğal olayların yarattığı sonuçları giderme, hayatı yeniden kurma, ayağa kalkma ve ayakta kalma ile ilgili gücümüzle mi ilgili? Kader, din, iman gibi –inanç sistemlerinin bunu gerçekten vazedip etmediğinden bağımsız olarak– kavramlara dayalı iktidar söyleminin hedefi, kendi yaşamları üzerinde zaten muktedir olmayan insanların hayatlarının rehberliğini bir muktedire teslim etmesini talep etmekten başka bir şey değil: “Bittiniz, bu kader planında bizim de az da olsa payımız varsa helalleşelim ve yaparsak yine biz yaparız.” Kuşkusuz bu sonsuza kadar işlevselliğini koruyabilecek bir yönetme stratejisi değildir. Tarih boyunca güçsüz çoğunlukların hayatlarını güçlü muktedirlere teslim ettiği ve iktidarların aracısı haline geldikleri –ki buna kısaca faşizmin kitle tabanı diyoruz– uzun dönemler oldu ama hepsi bitti; adı ne olursa olsun hepsinin söylemsel yapısı birbirine benzer ve biat eden toplulukları güçsüzleştirip çaresizleştirme stratejileri de. Ya daha güçlü birileri gelir ve iktidar el değiştirir ya da insanların ha-yatlarını değiştirebilecekleri konusunda kendi iradelerine güvenebilecekleri koşullar oluşur, sistemi meşrulaştırıcı mekanizmalar inandırıcılığını yitirir, farklı seçenekleri algılayabilirler ve hayatı dönüştürücü eylemlerinin sonucunda hakikaten hayatın değişebileceğini ve kendilerinin de bir parçası olduğu başka bir güç kaynağını yaratılabileceğine inanırlar ve bakış açıları değişir, güçlenirler, hayat değişir. Biraz araştırmalar ne diyor ona bakalım: Büyük yıkımlara yol açan depremlerden sonra insanlar, eğer yaşadıkları mekânlar dayanıklıysa daha gerçekçi ve rasyonel açıklamalar yapabiliyorlar, değilse genellikle durumu inkâr ediyorlar ve kaderci ya da değil bir yaklaşımla, “iyimserlik illüzyonu” olarak tanımlanan ve bir tür hareketsizliğe yol açan ruh haliyle, depremin olmamasını diliyorlar. Şu anda mesela İstanbul, İzmir gibi yıkıcı bir depremin yakın bir olasılık olduğu şehirlerdeki milyonlarca insanın –seküler ya da değil– durumu bu değil mi? Güvenli bir evin maliyeti çok yüksek, dolayısıyla doğal olayları rasyonel bir biçimde açıklamaktan öte sakince, önlem alarak beklemek ne kadar rasyonel olduğunuzdan çok ne kadar gücünüz olduğuyla çok ilişkili. Depremle ilgili hasar beklentisi, konutun sağlamlığı, yıkımla ilgili algılanan kontrol ve kamu otoritesine güvenle ilişkili; güvensiz yerleşim çevrelerinde yaşayanlar durumun ciddiyetini kavramakta ve uzman görüşlerine kulak vermekte isteksiz; ayrıca kayıp ne kadar büyükse, algı, inançlar gibi bilişsel sistem o kadar bozuluyor ve inkâr artıyor.

6 Şubat Depremleri, sivil toplumda bir utanç duygusu yarattı. Sanki depremin yarattığı enkazı kaldırmak, evsiz kalan insanlar için temel ihtiyaçları karşılamak ve sosyal hayatı yeniden örgütlemek devletin değil de yurttaşların göreviymiş gibi… Kuşkusuz ki dayanışma yaşatır. Fakat dayanışmayı devletin toplumsal sorumluluklarını unutturan bir vicdan tuzağına dönüştürmek, tam da bu enkazı yaratan liberal modelin bir sonucu değil midir? Sizce iktidar nasıl bir deprem psikolojisi örgütlüyor?

Toplumsal gruplar arasındaki eşitsizlikler sistemsel ve kalıcı, giderek artıyor sadece. Sözünü ettiğiniz ve utanç duygusu olarak nitelediğiniz, dayanışmayı motive eden duygu, bir tür felaketin sorumluluğunu paylaşmak anlamına gelebilecek utanma duygusu mu emin değilim. Utançtan ziyade, oluşan yıkımın mağdurlarından olmamanın yol açtığı suçluluk duygusu belki, çünkü hepimizin başına gelebilirdi, onların başına geldi. Gündelik iletişimlerde çok sık duyduğumuz bir ifade “Güvenli bir evde oturuyor olsam da nerede yakalanacağım belli değil ki”. Çünkü genel ve yaygın olarak güvenli yerleşim çevrelerine sahip değiliz ve her ne kadar üst sınıflar için güvenli kapalı yerleşimler giderek çoğalsa da bu kapalılık maksimum düzeyde sağlanabilmiş değil, herkes kentsel kamusal alanlarda bir nedenle bulunmak zorunda kalıyor. Mekânsal ayrışma, sını-sal konumlarımıza göre deprem ya da diğer doğal olaylara karşı kimilerimizi diğerlerine göre ayrıcalıklı koşullara sahip hale getirse de şehre karıştığımızda tehdit altındayız çünkü çoğunlukların yaşadığı gündelik mekânlar güvensiz. Dayanışma ve gönüllülük kavramlarını genellikle sınıfsızlaştırarak konuşuyoruz, pek çok başka konuda olduğu gibi. Dayanışanlar ve gönüllüler de homojen, sınıfsız, sadece “iyi insanlar” olmak bakımından ortaklaşan insanlar mı bilmiyorum, çalışmak, araştırma yapmak gerek. 99 Depremi’nde, depremin ilk günlerinden başlayarak aylarca bölgede çalıştım. Psikologlar Derneği olarak sistemli çalışmalar yaptık, orada bu konuda da gözlem yapma imkânım oldu. Bu olgu, son depremle birlikte ortaya çıkmadı, hep vardı; depremlerden etkilenme biçimleri farklı koşullarda olan insanlar arasında nasıl farklılaşıyorsa gönüllüler de homojen gruplar değil ne motivasyonları ne de sınıfsal konumları bakımından. Politik bir sorumlulukla, dayanışmayı politik bir değer olarak benimsemiş insanların yanı sıra, gece yastığa başını koyduğunda “iyi hissetmek”, aynaya baktığında iyi insan olduğunu hissetmek ihtiyacı nedeniyle orada olan ya da yüzlerce insanın kullandığı tuvaleti kullanmadan önce yanında taşıdığı poşetin içinden çıkardığı deterjanla temizleyen insanlar gördüm. Evde “sahiplendiği” hayvan, eşyaları tırmalayıp eskitmesin diye tırnaklarını kesmek gibi bir şey. Vicdani yaklaşım daha kalıcı bir bilinç halinden, diğerini, kendisine benzemeyeni sistematik olarak fark eden, gören, o kadar da kolay oluşmayan ve yaygın olmayan bir yaşam ilkesi; bunca çok vicdan sahibi insan varsa pek güzel. Kuşkusuz bu kapitalizmin eski ya da yeni biçimlerinin, sınıfsal eşitsizliklerin yarattığı acının asıl mağdurlarıyla, failleri olmasalar da yukarıdakilerden olmanın nimetlerini şöyle ya da böyle paylaşanların arasındaki derin uçurumun görünmez kılınmasının mekanizmalarından biri. Yukarıdakilerin, yukarıda olmaktan vazgeçmeksizin, geçici, empatik bir tür arınma süreci gibi bir şey. Dayanışmak, benzerler arasında olduğunda bütün tarafların süreçten öğrendiği bir tür örgütlenme hali olduğunda kıymetli galiba. Diğerleri kıymetsiz mi, değil; çünkü karşılaşmalar ne kadar gerilimli olursa olsun, hazır olan için öğreticidir. Mesela, seçimden sonra depremin yıktığı kentleri ve insanların hayatını yeniden ayağa kaldırmak için deprem vergisi getirilse –yerinde kullanılacağından emin olduğumuz– nasıl tartışılır ve hangi tutumlar geliştirilir görmek gerek. Yurttaş olabilsek, vicdanlı olup olmamamızın bir anlamı olmazdı. Bu iktidar, her başı sıkıştığında önceki iktidarların hiç akıl edemediği IBAN numarası verme hamlesine hepimizi alıştırdı; bunun için uzun zaman gerekti, önce vergilerinin nereye harcandığını sorma hakkı olduğu bilgisinden uzaklaştırılmış ya da sorsa da cevabını almamayı sineye çekip yurttaşlıktan çıkarılmış bir halk yaratmaları gerekti. Kuşkusuz bu tıkır tıkır işleyen bir sistem, bir ruh hali değil maalesef.

Depremden etkilenen kentlerden bazıları – burada Hatay’ın adını ayrıca anmak gerekiyor belki de – onarılamayacak boyutlarda yıkıma maruz kaldı. Bu tabii ki bu kentlerdeki toplumsal yaşam pratiklerinin de baştan aşağı dönüşmesi anlamına geliyor ki yine Hatay özelinde söylemek gerekirse, Antakya kültürel çeşitliliği son derece yüksek ve dinamik bir toplumsallığa sahipti. Yıkımın yarattığı fiziksel enkaz hâlâ kaldırılabilmiş değil fakat toplumsal yıkımı aşmanın yollarını da tartışmak gerekiyor. Siz, bölgedeki kentlerde toplumsallığın yeniden inşası bağlamında ne düşünüyorsunuz? Devlete ve toplumsal örgütlenmelere nasıl bir sorumluluk düşüyor?

Şehirler, mekânlar ve insanların karşılıklı etkin aktörler oldukları ve zaman içinde birbirlerini dönüştürerek yarattıkları yaşam çevreleridir. Zamanla oluşurlar, mekânsal bağlam şehir nüfusunun günlük yaşam pratiklerini biçimlendirir ve bu pratiğin gerektirdiği mekânsal dönüşümler de o hayatın içinde ger-çekleşir. Kendi halinde işlediğinde bu süreç, içinde yaşadığında güvenli ve kendisi olabildiği, şehirle özdeşleşmiş, kimliğini şehirle oluşturmuş bir şehir nüfusu yaratır. Şehirlerin kimliğinden söz ederken genelde tarihsel arka planın, mekânsal birikimin, zenginliğin o şehirleri daha “kimlikli” yaptığından söz edilir oysa her şehrin kimliği vardır, pek çok açıdan farklılaşmış şehir nüfusunun her grubu için farklı ve ortak yönleri olan bir kimlik ve bu mekânsal ya da nüfusun özelikleri bakımından var olan farklar, kendiliğinde bir değer taşımaz, bir şehri diğerine göre daha kimlikli yapmazlar. Dışarıdan bir şehre atfedilen kimlik, genellikle turistiktir, şehrin hayatı bakımından bazen ekonomik bazen kendiliğinden o kimliğin şehir kimliğine eklenmesi sonucunu doğursa da esasen kent kimlikleri şehrin doğal yaşantısı içinde oluşan mekân ve insanın karşılıklı dönüştürücü rolü olan bir zamansallık içinde oluşur. Deprem bölgesinde zarar gören her şehrin yeniden insanların için-de kendisini de inşa ettiği, kimliklerini yaratan şehirlerine ve kimliklerine ihtiyacı var. Antakya, çok kimlikli, çok dilli ve bütün bu çoğullukların birbirinin hayatına karışabildiği mekânsal yapısıyla da kuşkusuz sadece Antakyalılar için değil hepimiz için çok kıymetli, ama söylemek istediğim her şehrin farklı ve kıymetli olduğu.

Bunlar, ideal, teorik bilgiler. Deprem öncesinde de iktidarın –yukarıda söz etmiştik– inşaat, rant, siyaset üçgeni içinde, hegemonyasını şehirlerde yarattığı yapay, tek tip, kamusallığı dışlayan hatta kamusal mekânları insansızlaştırarak sokağı, dolayısıyla siyaseti kontrol ettiği bir mekânsal dönüşüm üzerinden inşa ettiğini biliyoruz. Ayrıca, iktidarın her felaketten bir nimet yaratabilme kapasitesini de biliyoruz. Dolayısıyla, tekrar iktidar olurlarsa depremin yıktığı şehirleri, şehrin hayatını, şehrin insanlarının yeniden inşa etmesine izin vermeyen, iktidar-kondu tipi bir şehirleşme anlayışıyla davranacaklarını tahmin edebiliriz. Nitekim, şimdiden, özellikle Antakya’da, kentlinin mülkiyet haklarını bile hiçe sayan ve imar sistemini tamamen iktidarın tasarrufuna bırakan kararnameler çıkardıklarını görüyoruz. Biz yurttaşlar izin verirsek, bütün büyük şehirlerde uyguladıkları ranta, soylulaştırmaya, tektipleştirmeye ve kamusuzlaştırmaya dayalı mekânsal dönüşüm politikalarını uygulayacaklar, birileri çok para kazanacak ve yeniden kurulan birbirine benzer yeni uydu kentler ya da kentsel bölgelerimiz olacak. Tersi kuşkusuz mümkündür: Depremin yıktığı kentlerde, kentin insanının inşasına, fikri ve hayatıyla katıldığı bir süreç içinde şehirler yeniden ayağa kalkar, bunu yapmak için hem bilgimiz hem tecrübemiz var.

14 Mayıs seçimlerine de hızla ilerlerken, deprem meselesi doğal olarak siyasetin de ana gündemlerinden biri olmayı sürdürüyor. Siyasi partiler deprem bölgelerinde halk buluşmaları düzenliyor, iftar yemekleri organize ediyor ve belediyeler deyim yerindeyse logolarını yarıştırıyor. Bir açıdan bakınca, enkazın kaldırılması adına tüm bunların yapılması elbette önemli; diğer açıdan siyasi partilerin bu faaliyetleri, tanımları gereği, siyasal sonuçlar elde etmek için gerçekleştirdikleri de inkâr edilemez. Bütün bunların ışığında, siz sosyal psikoloji bakımından siyasetin deprem bölgelerindeki odağını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu odaklanma, hem deprem bölgeleri açısından hem de Türkiye toplumu açısından sahici ve kalıcı bir onarım sürecinin fitilini ateşleyebilir mi?

Seçim süreci, öncekilerden farklı olarak tabir yerindeyse cafcaflı bir şekilde ilerlemiyor, sessiz ve gösterişsiz. Deprem bölgelerindeki programlar, Ramazan ayına denk geldiği için iftar programlarını da içeriyor, bu yeni bir şey değil ve belki de doğal, nüfusunun büyük bölümünün Müslüman olduğu bir ülkede, insanların gündelik hayatına karışmanın bir yolu bu. Deprem şehirlerindeki seçim faaliyetlerinin diğer kısmını da sanırım, bölgenin yıkımının nasıl ortadan kaldırılacağına dair vaat ya da eylemleri içeriyor. İktidar, enkazı aceleyle kaldırıp temel atma peşinde; biraz önce değindiğim gibi bu şaşırtıcı değil ama eşzamanlı olarak özellikle büyük şehirlerde yatay yapılanmanın öneminden ve imar aflarının, acele düzenlemelerin yanlışlığından söz edebiliyorlar. Muhalefet ise seçim vaatlerini depremin yıkımının maliyetinin halka yüklenmeyeceği üzerine kuruyor. Ne iktidarın tutarsızlığının ne muhalefetin kaynak yaratma rasyonalitesinin peşine düşecek mecali yok kimsenin. Seçimler bittiğinde, sonuç ne olursa olsun, depremin yıkımının güncelliğini ve politik önceliğini yitirip, başka önceliklerin önem kazanmasından korkarım, yaşayıp göreceğiz ama bize düşen iki durumda da politik iradelerimize güvenip sesimizi önceliklerimiz yönünde yükseltmek olmalı.

Deprem, seçimlerde halkın oy verme davranışını etkileyecek mi sorusu çok tartışılıyor. Depremin etkilediği şehirlerde, şehirlerden göçleri –ki gerçek sayıları bilmiyoruz ve oy vermek için ne kadar insanın geri döneceğine dair güvenilir verilere de sahip değiliz– bir yana bırakırsak, yıkımdan bütünüyle benzer oranlarda etkilenmese de nüfusun büyük bölümü sanırım iktidarın en azından beceriksizliği konusunda hemfikir görünüyor. İktidarın önemli ölçüde oy aldığı şehirlerde bu en azından beceriksizlik algısı politik tercihleri bütünüyle değiştirmese de muhalefete oy vermeyi sağlar mı? AKP’nin seçim propagandasını bütünüyle, “bize güvenmeye devam edin” mesajı üzerine kurduğunu görüyoruz, “bildiğiniz, size yakın, aşina olan biziz; diğerleri beceriksiz, yabancı ve tehlikeli” mesajı üzerine. Kaynakların kıtlığı, belirsizlik ve istikrarsızlık algısı, geleceği hatta yarını öngörememe ve dolayısıyla hayatımız üzerine kontrolümüz olmadığı duygusu, muhafazakarlığı besleyen ekonomik, toplumsal ve psikolojik koşullar. Bu koşullar, insanların kapanmasına, kıt kaynaklarını korumasına ve yeniliklere açık olmamasına yol açıyor. Diğer yandan kayıpların yoğunluğu ve kaybedecek pek de bir şeyin kalmaması, eğer farklı seçenekler güçlü ve güvenli algılanıyorsa, değişikliğe açık hale gelmeyi, sistemi meşrulaştırmamayı ve farklı alternatiflere yönelme eğilimini yükseltiyor. Kuşkusuz bunlar, genel bilgilerimiz. Deprem bölgesinde de diğer şehirlerde de nüfusun farklı kesimleri, yaş, cinsiyet, etnisite, inanç sistemleri ve hepsini ortak kesen sınıfsal arka plan, ekonomik koşullardan nasıl etkilenildiği ve bununla nasıl başa çıkıldığı oy verme davranışlarını belirleyecek. Öngörmek kolay değil. Gençlerin, Z Kuşağı olarak isimlendirilen sınıfsız, tek tip olduğu varsayılan bir grubun, iktidara büyük oranda oy vermeyeceği varsayılıyor. Bu iktidar, sağ iktidarların mirasına önemli ölçüde kendi içine kapalı, sığ, yaşam çerçevesi seçeneklerinin giderek azaldığı, nefret söylemine dayalı bir politik iklim ekledi, bunu başardı; muhalefetin dilini ve siyaset yapma biçimini de önemli ölçüde belirledi. Popüler, içi boş, tutarlılıktan yoksun, geçici ve yüzeysel enformasyon, gündelik ve politik etkileşimlerin bilgiye dayalı geliştirici olanının yerini giderek daha çok aldı. Zamanında iki hilalini faşizm olarak nitelendirdiğim Genç Parti seçmeninin taleplerini şimdilerde, bu politik iklimin sonucu olarak Vatan Partisi, Muharrem İnce gibi politik figürler dillendiriyor. Bir tür orta sınıf ve orta alt sınıfların gündelik, içi boş, yalnız kurt arayışları, sahip olduklarını kaybetmenin ya da geleceksizlik duygusunun sorumluluğunu, göçmenlere, yeni günah keçilerine yüklüyor. Bu popülist söylemler kuşkusuz asıl sorumluları gizler ve sonuç olarak verili sisteme hizmet eder. Gençler arasında da bu yalnız kurtlardan olmak, hızlı ve maceralı bir politik kimlik kazanma yolu; komplo teorilerinden beslenen, meşrulaştırıcı mitlerle, doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamayan sığ enformasyondan gücünü alan bir politik bilinç hali. Bu eğilimlerin tam karşıtı, güçlü bir değişim arzusuna dayanan ve siyasal iradelerinin dünyalarını değiştireceğine inanan güçlü bir politik güç olduğunu da görüyoruz, çok açık. Bu arzu, ne kadar güçlenirse sadece seçimlerde değil sonrasında da en çok ihtiyacımız olan güce kavuşacağız.