Göze Orhon: “Mücadele Devam Edecek”
Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "Bir Yol Kavşağında Türkiyeli Entelektüeller" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Rejim Seçimle Değişir mi?" başlıklı 43. sayısında yayınlandı.
Son günlerde Barış Akademisyenleri’yle ilgili peş peşe göreve iade kararları çıkıyor. Bu, seçim öncesi bir rahatlatma taktiği mi yoksa yargının artık iktidarın suçlarına ortak olmak istememesi mi, elbette tartışılır. Her şey bir yana, bir anlayış olarak akademiye dönüş sizce hala mümkün mü? 14 Mayıs seçimleri bu bağlamda bize neler vaat ediyor?
Evet, son derece sevindirici haberler aldık son günlerde. Demokratik bir kazanım olmasının yanı sıra, hepimize umut verdi. Bizim gibi, ihraçlardan sonra üniversitelerde çalışmaya devam etmek zorunda kalanlara da nefes oldu. Ancak, Barış Akademisyenleri’nin teker teker geri döndüğü gibi bir algı var, bu ne yazık ki doğru değil. Göreve iade edilenlerin sayısı, başvurusu reddedilenlerin sayısının yaklaşık dörtte-beşte biri oranındaydı, en son rakamlara göre. Ayrıca, iade kararları belli mahkemelerde yoğunlaşıyor, ama buna karşın pek çok başka mahkeme de ret kararı veriyor. Daha öncesi için Anayasa Mahkemesi’nin beraat kararlarını değerlendirmeye almak daha isabetli. Bugünkü iade kararlarının arkaplanında Anayasa Mahkemesi kararları var çünkü. Dolayısıyla, bir taktikten ziyade, şimdilik mütevazı bir realite göreve dönmeler. Kaldı ki, iktidarın böyle bir konuyu bir rahatlama taktiği olarak uygulamayı tercih edeceğini düşünmemiz için bir sebep yok.
Buraya kadar söylediklerim seçimden öncesi için geçerli. Seçimden sonra Barış Akademisyenleri’nin göreve dönmeleri konusunda elimizde bazı veriler var. Altılı masa itifakı henüz tamamıyla konsolide olmadan önce, geçtiğimiz senenin Ağustos-Eylül aylarında Kemal Kılıçdaroğlu Barış İçin Akademisyenler konusunda net çıkışlar yaptı. Muğlak bir “KHK’lılar işe dönecek” çıkışı değil, bizzat Barış Akademisyenleri adı zikredilerek yapılan açıklamalardı bunlar. O dönem “Barış Akademisyenleri işe dönecek” mealinde afişleri reklam panolarında görmek tuhaf ama ümitvar bir his yarattı hepimizde. 2016’dan yana, bu kadar marjinalize edildikten sonra reklam panolarında görünmek tuhaftı; öte yandan ismiyle, cismiyle, topyekûn bir “ihraçlar” torbasına atılmadan Barış Akademisyenleri özgüllüğünde anılmak ümit vericiydi. CHP özelinde bir değerlendirme yaptığımızda manzara bu.
Ama demokratikleşme bahsindeki her başlık gibi, konu sadece CHP’yle ilgili değil. Altılı masa bir müzakere masası ve başta Kürt sorunu olmak üzere belli meselelerin müzakere edilmesinin yapısal sınırlarını, masanın sağcı-popülist bileşenleri belirliyor. Seçim yaklaşmadan önce, ittifak içindeki farklı partiler tarafından açıklıkla savunulan İstanbul Sözleşmesi’nin program metninden ve siyasal konuşmalardan nasıl buharlaştığına şahit olduk hep birlikte. Öte yandan, seçimler olağan koşullarda yapıldığı takdirde Emek ve Özgürlük İttifakı’nın mecliste kuvvetli ve etkin bir muhalefet odağı olacağını öngörmek için yeterince sebebimiz var. Barış Akademisyenleri’nin göreve iadeleri sürecek. İadelerin hukuki ve siyasi zemininin tahkim edilmesinin meclisteki Emek ve Özgürlük İttifakı için bir gündem olacağına dair iyimser görüşlerim var.
“Akademiyle dönmek mümkün mü?” sorusuna yanıt, “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” benim açımdan… Dönmek mümkün olmalı, olmak zorunda, çünkü dışarıdan görüldüğünden çok daha boyutlu bir etkisi oldu Barış Akademisyenleri’nin ihracının. İhraçlardan sonra bu sürecin dışarıdan en belirgin biçimde görünen yüzü, başta Boğaziçi’ndeki direniş sayesinde kayyum rektörler oldu belki ama bu işin sadece bir boyutu. Eğitim kalitesinin akıl almaz biçimde düşmesinden, “akademisyen” vasfının ve niteliklerinin müthiş bir aşınmaya uğramasına, eleştirel kanadın gücünü yitirmesini takiben üniversitelerin neoliberal bir anlayışa, piyasa mantığına teslim olmasından, üniversite tahayyülündeki değişimlere… Kişilerarası ilişkiler düzeyine nüfuz etmiş bir çürüme, benim gördüğüm. Bu konuda çok iyimser olamayacağım. Bir grup insanın değil, bir anlayışının üniversite dışına atılmasıdır Barış Akademisyenleri’nin ihracı.
Öyle ya da böyle 1980’lerde ve 1990’larda yetişmiş, yaptığı işin kamusal sorumluluğu beraberinde getirdiği bilincine sahip, demokrat, akademik etiği gözeten, kamusal entelektüel vasfına sahip bir nesil ve onların yetiştirdiği bir başka nesil beraberce ihraç edildi. YÖK henüz üniversiteleri bütünüyle esir almadan yetişmiş bir neslin üniversite anlayışı da, eğitim ve öğretim yordamı da farklıydı ve bu sonraki nesillere de nüfuz etmiş bir anlayış ve yordamdı. Bu anlayış ve yordam, farklı akademisyen kuşaklarını kapsayacak biçimde üniversite dışında bırakılmak istendi. Bu konu başlı başına bir başka söyleşinin konusu olacak kadar kapsamlı ama ihraç edilen Barış Akademisyenleri, Türkiye’de üniversite anlayışının nirengi noktasını, referansını teşkil ediyordu. Bu referansı çekip aldığınızda kalan şey ne anlamlı ne sürdürülebilir.
Güncel bir örnek, 6 Şubat Depremleri’nden sonra Cumhurbaşkanlığı Kararı’yla eğitimin akıldışı ve gerekçelendirilemez biçimde çevrimiçine dönmesi oldu. İktidarın üniversiteler ve üniversite eğitiminin içeriği konusunda karar alıp uygulaması, örgütlü bir direnişle karşılaşmıyor. Elbette Boğaziçi gibi istisnai örnekler olmakla birlikte… Bunlar biraz da üniversitelerin yukarıda belli niteliklerinden söz ettiğim eleştirel kadrolarının tasfiyesiyle mümkün oluyor. Hepsi birbiriyle bağlantılı ve iktidarın 2016’dan itibaren üniversitelere dönük sistematik saldırısının bir parçası. Ancak hala üniversitelerin bütünüyle siyasal iktidarın arzuladığı yerlere dönüştüğünü söyleyecek kadar da kötümser değilim. Buna rağmen, Barış Akademisyenleri nezdinde, üniversite dışında atılan bu anlayış geri dönmedikçe, Türkiye’de üniversitelerden beklentimizin son derece kısıtlı kalabileceğini söyleyebilirim “içeriden” biri olarak.
AKP döneminde farklı adlandırmalarla kurumların dönüşümü sıklıkla tartışıldı. Kurumların erozyonu, içinin boşalması, işlevsizleşmesi vs. gibi bir dizi tartışmayı içeriyordu bunlar. Sadece Barış Akademisyenleri’nin ihracıyla sınırlı kalmayacak biçimde, üniversiteler de elbette bu dönüşümden payını aldı. Bütün kurumlar gibi üniversitelerin tarihinde de gelenekler belirleyicidir (ki bu gelenekleri de eleştirel biçimde gözden geçirmek gerekir). Ancak üniversitelerin burada iki özgül niteliği var. Birincisi, düşünce kurumları olmaları, dolayısıyla birikimli biçimde gelişen kurumlar olmaları. İkincisi, bugün adına akademisyen dediğimiz kadroların yetişmesinin çok uzun yıllar alması. Dolayısıyla, üniversitelerdeki dönüşüm basit hamlelerle, kısa sürede, hızlı biçimde gerçekleştirilemedi, gerçekleştirilemez de. Üniversite kadroları, çok kısa sürede yerine koyabileceğiniz, kolaylıkla ikame edebileceğiniz kadrolar değildir. Dolayısıyla yetişmiş kadrolar üniversitelere dönmedikçe, üniversiteden beklentimiz zayıf kalacaktır kaçınılmaz olarak.
Bu konuyla ilgili son bir şeye daha değinmek isterim. Barış Akademisyenleri’nin üniversiteye fiziksel olarak dönmesiyle sınırlı bir iş değil bu sadece. Onların yokluğuyla ve yukarıda bahsettiğimiz dönüşümle birlikte dönecekleri üniversiteler, fakülteler, bölümler bir yandan da onların geride bıraktıkları yerler değil. Şiddet ve hukuksuzluk bunu deneyimleyenlerin hayatını derdest etti ama bir şey daha yaptı. Geride kalanlar, görmezden gelenler, sessiz kalanlar, onaylayanlar, hatta belki alkışlayanlar ya da bu tasfiyelerden hoşnut olanlar (kısaca “seyirci kalanlar” diyelim, yani “bystanders”) ile gidenler arasında onulmaz bir politik ve sosyal yarık da açtı. Bizim bu söyleşiyi yaptığımız günlerde, Feride Aksu Tanık göreve iade edilmesi vesilesiyle bir yazı yazdı.(1) İhraç edildiği günlerdeki deneyimini, o dönemde üniversite yönetiminin tavrını, meslektaşlarıyla karşılaşmalarını, izole edilme, dışlanma hallerini anlatıyor bu yazıda, dayanışma deneyimlerinin yanında. Görevinden uzaklaştırılan bütün Barış Akademisyenleri için aşağı yukarı ortak deneyimler bunlar. Barış Akademisyenleri’nin fiziksel geri dönüşü sürecine eşlik etmesi gereken şey, iş barışının yeniden tesis edilmesi. Bu da ancak bu hukuksuzluğun kamusal olarak tanınmasıyla, yani siyasal iktidarın bu hukuksuzluğa ilişkin belirgin söz üretmesiyle mümkün olur. İşte bu noktada çok umutlu değilim. Hukuksuzluk giderilse bile, bu hukuksuzluğun kamusal olarak tanınmaması, bununla ilgili telafi edici adımların atılmaması, kısaca, bir hesaplaşma perspektifinin geliştirilmemesi Türkiye’de bir devlet geleneğidir çünkü. Açık biçimde bu insanların bizzat devlet tarafından mağdur edildiğinin beyan edilmesinden söz ediyorum. Fiziksel geri dönüşlere böyle bir perspektifin eşlik etmesi gerekiyor. Ama Türkiye’de geçmişteki hukuksuzluklarla ilişkimiz genellikle ve en iyi ihtimalle mağduriyetin ortadan kaldırılmasıyla sınırlıdır. Tıpkı 1990’da 1402’liklerin geri dönüşünde olduğu gibi…
İktidar, HÜDA PAR ve Yeniden Refah gibi köktenci grupları, erkek şiddetini daha fazla güvenceye almak, hatta 6284’ü dahi tartışmaya açmak pahasına yanına çekmeye çalışıyor. Sizce bu basit bir aritmetik hesabı mı, yoksa AKP’nin milliyetçi-muhafazakar ajandasının yeni bir parçası mı? Bu bağlamda, 14 Mayıs seçimlerinin laiklik ve kadın hakları açısından bir yol kavşağı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Her ikisi de. Yani bu radikalleşmenin hem AKP’nin bugüne kadar tedrici biçimde geliştirdiği kadın düşmanı gündem ve politikaların bir parçası olarak hem de seçimlere dönük matematik bir hamle olarak yorumlanması mümkün. Ancak ikisinden birinin ağır bastığını söyleyeceksek, ikincisinin biraz da öncelikli olduğunu söyleyebiliriz. HÜDA PAR’ın seçim ittifakına dahil edilmesinin AKP için yakıcı bir öncelik olduğunu düşünmüyorum. Bunu mümkün kılan bir matematik hesaplama ama bu da salt matematikten ibaret değil elbette. AKP’nin 2015’ten bu yana, 1 Kasım seçimlerini dışarıda bırakırsak, Kürt illerindeki seçmenden oy alma ihtimali kalmadı ya da çok büyük oranda düştü. HÜDA PAR’ın Kürt illerinde iki yönlü bir işlevi olabileceği düşünülebilir. Hem muhafazakar Kürt seçmenin oyunu kısıtlı oranda da olsa çekmek, hem de HÜDA PAR kadrolarını seçim döneminde fiziksel olarak işe koşmak: Kastettiğim HÜDA PAR kadrolarının seçimlerde AKP lehine çalışmasının ötesinde, seçim güvenliğini tehdit edebilecek bir milis gücü gibi kullanılması ihtimali. HÜDA PAR’ı ittifaka katma kararı AKP’nin içinde de hoşnutluk yaratmadı. Öte yandan, MHP’nin kendi listesiyle seçime girme kararında bunun kısmen etkisi olmuş olabilir. AKP’nin şu içinde bulunduğumuz dönemdeki eylemlerini seçimi kazanmaya dönük Makyavelist hamleler olarak yorumlayabiliriz. Yani aslında bir yanıyla da, ortada “siyaset” ya da “siyasi” olan bir şey yok. Bu yeni bir gelişme de değil, uzunca bir zamandır AKP’nin iktidarda kalma arzusu, bütünlüklü bir siyasal hareket olarak var olma arzusunun çok ötesine geçmiş durumda zaten.
Bu işin bir boyutu ama sorunun ikinci kısmına gelince, önümüzdeki genel seçimleri laiklik ve kadın hakları açısından bir yol kavşağı olarak, görebiliriz, evet, ama çok sayıda yol kavşağından biri olarak. Türkiye’de çok uzun zamandır bu iki bahiste çok sayıda hak kaybedildi halihazırda. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması en yakın zamanlı olanlardan, belleğimizde yer edenlerden biriydi. Seküler yaşam tarzına sistematik bir müdahale zaten var, Gezi’den sonraki apaçık biçimde toplumsal kutuplaşmanın bir eksenini oluşturdu bu müdahaleler. AKP’nin seçimleri kaybetmesi umutlu olmak için bir başlangıç noktası olsa da, yıllar içinde birikmiş, usul, yordam haline gelmiş bir anti-demokratik miras devralacağız. Bunun üstesinden gelme iddiasında olan ittifak (altılı masa) kadın hakları bahsinde bütünüyle demokratik, çoğulcu ve katılımcı yordamla siyaset yapmak konusunda (en azından feministler ve kadın hakları savunucuları açısından söyleyeyim) elbette irademizi bütünüyle temsil edecek bir ittifak olmayacak. Mücadele devam edecek. Aynı durum sekülerleşme bahsi için de geçerli. Etkisiz kılınan, siyasetten uzaklaştırılan tüm örgütlü ve sivil güçlerin seçimden sonra da mücadelesi sürecektir.
12 Eylül’den 28 Şubat’a ve AKP iktidarına, Türkiye’nin neredeyse son yarım yüzyılında iktidarlar ile toplum arasındaki ilişkinin giderek daha da kültürel alana indirgendiği ve bundaki başarı ölçüsünde tek yönlüleştiği söylenebilir. Yakın zamana dek AKP bürokratlarından “kültürel iktidarı da ele geçirmeliyiz” söylemleri gelmişse de sanki bunlar bütün olarak kültüre değil, bir tür “kültürel elitler” grubuna yönelen söylemlerdi. Zira geride bıraktığımız 10 yılda, ekonomik çöküntü dayanılamayacak boyutlara gelirken ve toplumun temel talepleri duvara çarparken, AKP tam da söz ettiği tek yönlü kültür alanında seçmenini mobilize etmeyi ve seçim kazanmayı başardı. Siz kültür bağlamında 14 Mayıs seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce bu tek yönlülükten çıkış mümkün mü?
Hayli ayrıntılı bir soru. Umarım “kültürel alan”dan kastınızı doğru anlıyorumdur, bu bir. Kültürel alan dendiğinde ben elbette asimetrik ve hiyerarşik ama her koşulda çok failli, dolayısıyla çoğul, devlet-kültür eksenini (yani, söz gelimi, kültür politikalarını da) içeren ama aynı zamanda onu aşan, görece özerk, endüstriyel olarak örgütlenmiş ama her daim alternatiflerini de içinde barındıran (bir sonraki sorunuzda tam da sizin de ifade ettiğiniz gibi), içkin olarak çatışmalı, “yüksek” kültürü (kaldıysa!) ve popüler kültürü aynı anda içeren bir hegemonya ve dolayısıyla bir mücadele alanı anlıyorum. Soruyu da bu doğrultuda cevaplamaya çalışayım. İkincisi, sorunun başındaki argümana pek katılmadığımı söylemeliyim (yani siyasal iktidar-toplum ilişkisinin tutarlı biçimde “kültürel alan”a sıkıştırıldığına); bu katılmama iki yönlü.
Bir, 12 Eylül’den bu yana yekpare bir kültürel alan manzarası çizebileceğimizden emin değilim. İkincisi, AKP dahil siyasal iktidar(lar) ile kültürel alan arasında bir tür doğrudanlık ilişkisi kurma fikrine şüpheyle yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum: Zaten “kültürel alan”ı yukarıdaki gibi tarif ettiğimizde, bu türden bir doğrudanlık ilişkisi de varlık koşulunu yitirmiş oluyor. Siz iktidarlar ile toplum ilişkisinin “kültürel alan”a indirgenmesini sanırım “siyasal”ın kaybı, siyasetin kamusal niteliğininin ve yurttaşlık fikrindeki aşınmalar benzeri bir anlamda kullanıyorsunuz. Böyle tanımlayınca “kültürel” görece önemsiz ve “siyasal”la ilişkisi yapay olarak inşa edilmiş bir alan haline geliyor. Ben bu anlayışa pek yakın değilim, o yüzden kendi durduğum yerden bu soruyu cevaplayayım.
1980’lerdeki kültürel dönüşümün arkasında sadece 12 Eylül yoktu. 12 Eylül istenilen dönüşümü hayata geçirmenin yoluydu ama sözkonusu kültürel dönüşüm, dünyadaki topyekûn bir dönüşümün bir parçasıydı. Neoliberalizme ve uluslararası kapitalizme entegre olmuş bir Türkiye’de kültürel alanın yapısı da bu dönüşüme eşlik etti. Kültürel hegemonya ekseninden bakarsak, içinde bulunduğumuz dönemle kıyaslanamayacak kadar başarılı bir kültürel dönüşüm miladıdır 12 Eylül. Başarılıdır, çünkü toplumun çok geniş kesimlerini Türkiye’nin “başka” bir ülke olduğuna ve dahası olması gerektiğine ikna edebilmiştir. Özal’ın siyasi söylem ve pratiğinin önemli bir parçasıydı “çağı yakalamak” fikri, bunu hatırlayalım. 1980’lere kadar başka türlü bir toplum olma haliyle tanışık, başka türlü bir yurttaşlık anlayışıyla bir arada yaşamış insanları, 1980’lerden sonra “homo economicus” olduklarına, başka türlü bir varoluşa ikna edebilmektir kültürel hegemonya. Dahası, darbenin arkasında bıraktığı gayrımeşru, gayrıhukuki mirastan bir biçimde etkilenmiş insanlardan oluşan direngen grupları da başka bir kültürel yordama, başka bir yaşam biçimine kısmen ikna edebilmiştir. İçinde bulunduğumuz dönem ve AKP’nin kültürel hegemonyayla macerası pek çok yönden farklılaşıyor. Kendi içlerine dönük serzenişleri bir itirafın ötesinde, bir gerçeklik. Kısa biçimde ifade etmeye çalışırsam, AKP’nin ya da daha genel anlamda İslami muhafazarlığın kendi kültürel evrenini genişletmiş olduğu söylenebilir, bunun izleri mimaride, yaşama kültürlerinde, giyimde, medyada vs. izlenebilir ama mesele şu ki, bu evren büyük oranda tikel kaldı, hiçbir zaman bütünüyle anaakımlaşmadı. Bu kültürel evrenin anaakımlaşması için de her türlü araç mevcut siyasal iktidarın elinde ama demek ki, bu olanakları aşan bir yanı var anaakımlaşmanın.
Bu biraz önce yukarıda vurguladığımız kültüre içkin özelliklerden kaynaklanıyor. “Kültürel alan” dediğimiz şey, bütünüyle siyasal iktidar tarafından sınırları çizilebilen bir şey değil, dinamik ve çok failli bir alan. İnsanlara A Haber’de haber izletebilir ve dahi bu haberlere inanmalarını sağlayabilirsiniz. Ama iş ana akım televizyon eğlencesine geldiğinde, açıp yine ana akım kanallarının popüler dizilerini ya da Survivor’ı seyredecektir. Elbette bu dönemde kendi kültürel önerilerini somutlaştırabildiklerine dair bir dizi örnek var elimizde. TRT’den başlayıp yaygınlaşan Yeni Osmanlıcı kültürel ürünleri böyle örnekler olarak düşünebiliriz. Bu yönlerden ben AKP’nin kendi kitlesini de yeni bir kültürel evrene ikna edebildiğinden, mobilize edebildiğinden emin değilim açıkçası. Bu siyasal iktidarda bir tür hınca da dönüştü. Burada, sorudaki vurgunuz anlamlı hale geliyor: AKP’nin kültürel hegemonya serzenişlerinde hep kültürel elitlere dönük bir şiddet dili oldu – çünkü elitlere dönük bu söylemlerin daha görünür ve AKP’yi destekleyenler açısından daha ikna edici olacağı düşünülüyor ama bu nadiren istenilen sonucu veriyor. “Monşerler” retoriğinden başlayıp daha yakın zamanda Sezen Aksu’ya ve Gülşen’e dönük saldırılara kadar izleyebileceğimiz bir şey bu. Sezen Aksu’nun evinin önüne gidip tehdit edenler, sıradan AKP’li yurttaşlar değil, bu işe koşulmuş örgütlü gruplardı. Sezen Aksu sadece bir örnek elbette ama AKP’nin kültürel hegemonyayla macerasını anlamak için de iyi bir örnek. Tayyip Erdoğan Sezen Aksu’yu hedef gösterdi, sonrasında bir cevap aldı (o bir şiirdi(2)) ve sustu. Bu gerilimin ve şiddet dilinin toplumsal bir karşılığı olacağından emin olsa, devam ederdi, bundan emin olmak için çok gerekçemiz oldu geçmişte. Bu tip karşılaşmalarda AKP marjinalize oluyor.
Bu ülkede yaşayan muhalifler olarak bizler genellikle kültürel evrenimize ve yaşam biçimimize dönük müdahaleleri uzun yıllardır ağır biçimde ve artan şiddette deneyimlediğimiz ve AKP toplumsalın bütün alanlarını istila ettiği için, kültürel alana ilişkin de yenilgi varsayımlarına ulaşıyoruz. İçinde yaşadığımız ortam düşünüldüğünde bu olağan da. Ama biraz daha yakından bakıldığında manzara değişiyor bana sorarsanız. Yirmi iki yıldır AKP’nin inşa ettiği yeni rejimin içinde yaşıyoruz, bunun içinde 2015 ve 2017 iki önemli milat. Biri geniş toplumsal muhalefet kesimlerini mobilize etmeyi başarmış HDP’nin siyasal olarak yok sayılmasına dönük bir seçim iptali ve 1 Kasım seçimlerine kadar uzanan sürede döşenen, bu kez doğrudan HDP’nin toplumsal tabanını fiziksel olarak yok etmeye uzanan hamleler. Sonrasında 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve parlementer rejimin feshi. Bunlar son derece anti-demokratik, radikal hamleler. Buradan şuraya gelmeye çalışıyorum. Siyaset alanında olanın şiddeti, kültürel alanda her zaman doğrudan karşılık bulmuyor. Bu iki hamleden sonra – ki olasıydı – Türkiye’de seçime katılım oranı kaydadeğer biçimde düşmedi. Muhtemelen önümüzdeki seçimler de yüksek bir katılım oranıyla yapılacak. Benzer biçimde 2019 İstanbul seçimlerini düşünelim. İkinci seçimde AKP kendi kitlesinden bir kesimi kaybetti ve seçim daha farklı bir oranla kazanıldı. Bunlar AKP’nin hamlelerinin siyasal kültürde her zaman bir karşılığı olmadığını da gösteriyor, pek çok başka anlamının yanı sıra.
AKP’nin kültürel alana ilişkin yapıp ettiklerini, aynı anda hem onun merkezileştirmeye çalıştığı gerilimlere ikna olarak hem de Kemalist, dönüşümü sürekli irtica merkezli biçimde kavrayan bir zihnin refleksiyle okuyoruz bazen. İkisi de bize çoğu zaman aynı şeyi söylüyor, aynı gerilimleri yokluyor çünkü. Bir başka deyişle, siyasal düzeydeki gerilimleri doğrudan kültürel alana tahvil ediyoruz. Zamanın “Türkiye İran olur mu?” tartışmalarını hatırlayın. Hayır, Türkiye İran olmadı. Olmazdı da. Türkiye ısrarlı biçimde seküler yaşam biçimini sürdürmek isteyenlerle, AKP’nin kültürel hamlelerin alıcıları arasında görünür bir yarılma yaşadı daha ziyade. O “alıcı”lar dediğimiz kitlenin de ne ölçüde yekpare ve homojen olduğu son derece tartışmalı. Hasılı, AKP ne kendi kitlesini bütünüyle ne de kutuplaşmanın diğer ucuna ittiği kitleleri bir kültürel projeye ikna edebildi.
Buradan 14 Mayıs seçimlerine gelirsek… Buraya kadar manzaranın pek de o kadar “tek yönlü” olmadığını anlatmaya çalışmış oldum aslında. Ama kutuplaşmanın bir bakiyesi olacak elbette. Bakiyesi derken, hayaleti kendinden büyük bir şeyden bahsediyorum aslında. AKP bir kültürel hegemonyayı istediği ölçüde yaratamadı belki ama yukarıda bahsettiğim gibi, bir kültürel yarılma fikrine muhalifler dahil herkesi ikna etti. Bugünün muhalefetinin söyleminde de bu kültürel yarılmanın izlerine rastlamak mümkün. Yani, siyasal İslam’ın mağduriyet hikayesi bir biçimde karşı taraflarda da yankısını buldu. Kılıçdaroğlu’nun seçimden sonra kadın haklarına ilişkin atacağı adımlardan söz ederken, ülkede en çok mağdur edilen kadınların başörtülü genç kadınlar olduğunu söylemesinde işte böyle bir yankının etkisi var. Biliyoruz ki, AKP her kesimden, her toplumsal gruptan kadının hayatını zorlaştırdı. “Makbul” kadın tanımı açık ya da zımni biçimde ve tekraren o kadar belirgin biçimde yapıldı ki, kadınların çok büyük bir kısmı bu tanımın dışına düştü. Genç kadınlar, emekli yalnız kadınlar, evli olmayan kadınlar, yalnız yaşayan kadınlar, seküler kadınlar, çalışan-kentli kadınlar, trans kadınlar diye genişleyen bir halka var oysa, hak kaybına uğradığı gibi, var oluş koşulları gittikçe daraltılan. Her görüşten muhalefet bileşenleriyle, önce bu yarılma ön kabulünün gözden geçirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunun için de AKP’den miras kalan “toplum” fikrinin gözden geçirilmesi gerekecektir sanırım.
Önceki soruyla da bağlantılı olarak, Türkiye’de medya AKP ile topyekûn dönüşüm geçiren başlıca alanlardan biriydi. Ana akım artık öyle tektipleşti ki, dünyanın pek çok ülkesinde karşılaştığımız “merkeze alan açan, radikalleri dışarı iten” niteliğini dahi kaybederken belki de ana akımın anlamı değişmiş oldu. Bunun karşısında da bağımsız/alternatif medya kendine dijital platformlarda hatırı sayılır bir alan açmış oldu ve bir biçimde nefes alanı da yarattı. Sizin AKP sonrasında medyanın niteliğine dönük tahayyülünüz nedir, kısa vadede ana akım ile alternatif arasındaki dengelerin yeniden düzenlenmesini gerçekçi bir ihtimal olarak değerlendiriyor musunuz?
Ana akım tanımının değiştiği ya da değiştirildiği hususunda haklısınız. Bunun bir ekonomi-politiği (mülkiyet yapılarının AKP döneminde tamamıyla değişmesinden söz ediyorum) olduğu gibi, yine bundan bağımsız olmayan bir dizi hamleyle gerçekleştiğini hatırlamak gerekiyor. İzlenme oranlarının ölçümünde yapılan değişikliklerden, genel anlamda reklam politikalarına ve Basın İlan Kurumu’nun yaptırım mahiyetindeki girişimlerine dek bir dizi müdahale var burada. Bunlar sonucunda ortaya yeni bir ana akım tanımı ve gerçekliği çıktı. AKP medya alanını mütevazı bir muhalif medya fikrine dahi imkan vermeyecek biçimde yeniden dizayn etti, evet. Bu işin bir boyutu, konvansiyonel araçlara müdahaleleri içeriyor. Diğer yanda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu gibi kurumların girişimiyle yürütülen dijital alan müdahaleleri duruyor. Yakınlarda çıkan dezenformasyon yasası, yine yakınlarda ifşa olan paralı trol orduları, her sıkışıldığında başvurulan, Gezi’den beri neredeyse geleneksel hale gelen bant daraltma uygulamaları da dijital alana müdahalenin en belirgin örnekleri oldu. Bunları görmemek mümkün değil ama diğer yandan, benim açımdan bu sorunun cevabı yine yukarıda çizdiğimiz çerçeveyle doğrudan bağlantılı. Bu olağanüstü müdahaleler ortaya bütünüyle homojen bir medya manzarasının çıkmasına neden oluyor mu? Hayır. Olamaz da. Sizin ifadenizle, kültür “alanının” yukarıda söz ettiğimiz niteliklerinden kaynaklanıyor bu.
Elbette sayısı çoğaltılabilir, bir başkası da baktığı yerden başka şeyler görebilir ve ekleyebilir ama AKP döneminde medyanın dönüşümünün bir dizi sonucu oldu. Bunlardan biri, itibar sahibi, muhalif gazetecilerin önemli bir kısmının ana akım medya dışında, başka yayıncılık olanaklarını geliştirmeleri oldu. Gazeteciliğin halihazırda varolan kültürel, sosyal ve simgesel sermayesi bu mecralara aktı. Haber medyasının artan oranda dijitalleşmesi ekonomik sermaye engelinin görece kolay biçimde üstesinden gelinmesini sağladı. Bir yanda bütünüyle siyasal iktidara angaje bir medya büyürken, diğer tarafta bunun alternatifi olarak eleştirel medya büyüdü ve geniş kesimlere ulaştı. Şöyle ilginç bir şey de oldu bu noktada: Bir tarafta o kadar angaje bir medya ortaya çıktı ki, diğer tarafta söz gelimi büyük ölçüde CHP’nin kanalı olarak bilinen ya da öyle muamele gören Halk TV gibi medya bileşenleri, özellikle kriz gündemlerinde (ki Türkiye’nin son iki senesinden kriz hiç eksik olmadı) fiili olarak neredeyse kamu yayıncılığı hizmeti içeriğine yakınsar biçimde yayın yaptılar. Elbette kamu hizmeti yayıncılığı derken, TRT’den değil, ideal bir kamu yayıncılığı versiyonundan bahsediyorum. Söz gelimi, özellikle pandemi döneminde Halk TV’nin yaptığı yayıncılık için özellikle bunu söyleyebiliriz. Her zaman çok başarılı biçimde icra edemeseler de, söz gelimi, temsil eşitliği konusunda bir dertleri olduğunu görüyorsunuz bir izleyici olarak.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Medyadaki bu kutuplaşma hali, siyasal iktidara hizalanmış kutbun dışında kalanlara da, olağan koşullarda belki de gözlemleyeceğimiz türden bir sorumluluk yükledi. Siyasal iktidar medyanın tarafgirliğini o kadar derinleştirdi ki, bunun dışında kalan medya bileşenlerinde zaten var olan eleştirel hassasiyeti daha da kuvvetlendirdi. Bunu, konumu daha “arafta” olan medya bileşenleri için söylüyorum elbette. Onun dışında, yukarıda da söz ettiğim gibi, Türkiye’de bir eleştirel gazetecilik birikimi halihazırda zaten vardı ve o birikim alternatif bir medya ağı olarak vücut buldu. Bu söylediklerim haber medyası için geçerli büyük ölçüde. Eğlence içeriklerine dair tercihlerin de büyük ölçüde Netflix gibi içerik platformlarına taşındığını biliyoruz. Burada da ayrı bir manzara var: Söz gelimi dizi içeriklerinde aşırı tektipleşmeye alışmış Türkiyeli ortalama seyirci beğenin, beğenmeyin, daha önce karşılaşmadığı türden bir çeşitlilikle karşılaştı. Açıkçası AKP’nin sivriltmek için elinden geleni yaptığı içerik platformlarına tepkiselliğin de (özellikle LGBTİ+ düşmanlığı üzerinden yaptı bunu, bildiğiniz gibi), toplumun genelinde bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Yukarıda söz ettiğim gibi, genel izleyici haberde AKP propagandasının alıcısı oldu belki ama eğlence için yüzünü yine başka yerlere döndü.
AKP döneminde devlet ve siyasal iktidar arasındaki ayrım ortadan kalktığı ve AKP kendisini hiç sonu gelmeyecek olan, değiştirilemeyecek bir siyasal iktidar olarak tasarladığı ve sunduğu için, AKP’den sonra “ana akım ile alternatif arasındaki dengelerin yeniden düzenlenmesi” üzerine fikir yürütmek biraz zor. Bunun nedeni, ana akım medyanın evvelce tamamen iktidar yanlısı sermayeye transfer edilmiş olması. Ben de merak ediyorum Çalık, Demirören ve dahi Acun Medya vs. gibi holdinglerin elindeki medya bileşenlerinin serencamı ne olacak seçimden sonra! Ama biraz spekülasyon yapma lüksümüz varsa, bu üst düzeyde AKP’ye angaje olmuş “ana akım” medyanın varlığını sürdürmek için nasıl manevralar yapacağını izleyeceğiz muhtemelen. AKP’nin güç kaybettiği ve seçim gündeminin iyice belirginleştiği, şöyle kabaca son bir sene olarak düşünebileceğimiz süreye baktığımızda dahi, bu güç kaybının yayın politikalarına ve dolayısıyla medya içeriklerine kısmen yansıdığını dahi söyleyebiliriz.
Biraz daha “sabun köpüğü” meselelere dokunmaya müsaade varsa, söz gelimi Kızılcık Şerbeti dizisindeki anlatıyı neden biraz da seçimlerin yaratacağı düşünülen değişim ve dinamizm ekseninde düşünmeyelim? Yani Türkiye’nin biricik ve kurucu gerçekliğini yansıtan seküler/İslami-muhafazakar gerilimini ana akım medyada neden ancak şimdi izleyebiliyoruz acaba? Üstelik dizide hem son derece dengeli ve gerçekçi bir temsil var her iki kanat açısından da, hem de siyasalın klişeleriyle değil, deneyim ve yaşam biçimlerinin (dilerseniz, tam da buna “kültürel alan” diyelim) gerçekliğiyle konuşuyor Kızılcık Şerbeti. İçerik, ekonomi-politiğe indirgenebilir bir şey değil ama bazı içerikleri değişimin ipuçları gibi okuyabileceğimizi düşünüyorum.(3)
Alternatif medyaya gelince… Alternatif medyanın, alternatif olmasını sağlayan şey zaten eleştirel konumu ve siyasal iktidar eleştirisi. Dolayısıyla o cenahta alternatif medyanın işini yapmaya devam edeceğini ve bu manzarada büyük bir değişiklik olmayacağını düşünüyorum. Ama elbette siyasi baskının, ekonomik ve hukuki yaptırımların ortadan kalkmasıyla alternatif medya da nefes alacaktır.
(1) Feride Aksu Tanık, 8 Nisan 2023, “Altı yıl üç ay”, bianet. https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/277005-alti-yil-uc-ay
(2) Ed. notu: Geçtiğimiz yıl, Sezen Aksu’nun 2017’de Yaşar Gaga ile birlikte yayınladığı Şahane Bir Şey Yaşamak şarkısında geçen “Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete, selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e” sözleri gündem olmuş, Erdoğan “dine uzanan dilleri koparmak bizim görevimizdir” demişti.
(3) Söyleşiyi edisyon aşamasında bana gönderdiğiniz günlerde, diziye ilişkin bu “semptomatik” okumayı doğrulayan bir gelişme oldu. Kızılcık Şerbeti dizisi RTÜK kararıyla beş haftalık bir süre için yayından kaldırıldı, hem de son derece ironik bir gerekçeyle: Toplumsal cinsiyet eşitliğine ters düştüğü, kadına şiddeti özendirdiği gerekçesiyle. Bu gelişme, AKP’nin kadın özgürleşmesine olduğu kadar, siyasal diskurda dondurulmuş ve kendi politik manevraları için de son derece elverişli seküler-muhafazakar geriliminin gerçekçi biçimde temsile taşınmasına da düşman olduğunu gösteriyor. Biraz aşırı yoruma kaçmak pahasına, bu söylediğimizi “AKP bir kültürel hegemonya inşa etmekte neden başarılı olamadı?” sorusu ekseninde de düşünebiliriz aslında. Siyasal diskurun siyah-beyaz diliyle temsil yaratılamıyordur belki de!
