AçıkKoyu

Gencay Serter: “Konut Öncelikli Olarak Barınma Alanıdır ve Para Kazanma Aracı Olmamalıdır”

Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "İnşaat Rejimi Enkaz Altında" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Rejim Seçimle Değişir mi?" başlıklı 43. sayısında yayınlandı.

6 Şubat’ta gerçekleşen depremlerden sonra, özellikle ilk hafta yaşanan kaosun başlıca sebeplerinden biri bölgedeki kentlerin ve kentler arası bağlantıların planlanmasındaki ölümcül hatalardır, tespitinde bulunmak herhalde yersiz olmayacaktır. Gerek şehir içi ulaşım kanallarının kapanması, gerekse şehirlerarası yolların kullanılamaz hale gelmesiyle pek çok noktaya uzun bir süre kurtarma ekipleri de yardım malzemeleri de ulaşamadı. Bu bakımdan, sizce 6 Şubat Depremleri nasıl bir kent planlama anlayışının sonucudur?

Biz Şehir Plancıları Odası olarak yaşadığımız depremlerle sonucunda yaşanan yıkımın oldukça geniş bir coğrafyada yarattığı etkiye bakarak, konunun öncelikle kent ve bölge ölçeğinde ele alınması gerekliliğini savunduk ve bunu defalarca dile getirdik. Benzer içerikte deprem sonrası afeti sadece bina dayanıklılığı, demir ve beton kalitesine indirgeyerek sürdürülen tartışmaların, hem sorunun ve sorumlulukların tespitinde hem de çözüm üretme anlamında bizleri başarısızlığa uğratacağını ısrarla vurguladık.

Bina ve malzeme kalitesi şüphesiz ki önemlidir. Ancak afetin ilk günlerinden beri bizim Oda olarak sürekli tekrarladığımız üzere “Yıkım, kent ölçeğinde yaşanmıştır. Dolayısıyla sorun kent ölçeğindedir ve kalıcı çözüme de bölge/kent ölçeğinden başlayarak ulaşılabilecektir.” Esasen sizin sorduğunuz soruda altını çizdiğiniz hususlarda, bu anlamda kent mekânının bir doğa olayının afete dönüşmesinde ne kadar etkili olduğunu, afet yönetiminde başarılı olup olmama durumunuzun da yine kentsel mekân örüntüsüyle doğrudan ilişkili olduğunu bizlere göstermektedir.

Deprem bölgesinde yaşanan yıkım öncelikle elbette bir planlama problemidir. Deprem bölgesinde büyük ölçekli yıkımlar yaşanması kentlerimizdeki kırılgan yapı stokunun ne kadar yaygın olduğunu bizlere göstermiştir. Öncelikle bu alanlarda herhangi bir iyileştirme ve yenileme hamlesinin yapılmamış olması hem merkezi düzeyde hem de yerel düzeyde ciddi bir ihmalin olduğunu bizlere gösteriyor. Hemen belirtmek gerekir ki, bölgede yıkılan yapıların birçoğu da imar planları doğrultusunda hayata geçirilmiş, mevzuata uygun inşaat ve iskan ruhsatını almış yapılar. Ancak 1999 Marmara Depremi sonrasında yenilenen mevzuata göre yetersiz ama imar hukuku açısından sorunu olmayan büyük bir yapı stokumuz oluştu. Bu alanların iyileştirilmesi bir planlama problemiydi. Ancak bu alanların yenilenmesi noktasında hem merkezi hem de yerel idareler üzerlerine düşen görevi yapmamışlardır. Bu elbette ki yaşanan yıkımlar açısından planlamanın yerini ve sorumlulukları tespit açısından önemli. İşte tam da bu yüzden sorunu kent ölçeğinde ele almak çok önemli. Çünkü bina ve malzeme ölçeğinde konuyu ele aldığınız zaman sorumluluklar ve hatanın ölçeği de küçülüyor ve gizlenebiliyor. Bu büyük yıkımla ilgili olarak Marmara Depremi’nde yaşadığımız gibi konu sadece müteahhitler üzerinden, işçilik, malzeme üzerinden tartışılıyor. Ancak şu çok açık ki ortada büyük bir ihmal var.

Ancak planlama sadece deprem öncesinde değil deprem sonrasında da ortaya koyduğu mekânsal kurgu ile öne çıkan bir meslek alanı. Deprem sonrasında yurttaşlarımızın ilk anda toplanabilmeleri için gerekli alanların ayrılmadığını, daha sonrasında geçici barınma alanları için uygun yerlerin tespitine yönelik bir ön hazırlık yapılmadığını gördük. Oysa yapılması gereken bu kadar büyük yıkımın yaşanabilme ihtimalinin yüksek olduğu kentlerimizde açık alanların aynı zamanda afet toplanma alanları olarak ayrılmasıydı. Benzer şekilde geçici barınma yerlerine ait ön tespitlerin yapılıp, bu alanların bir an önce nitelikli şekilde kurulmasının sağlanması gerekirdi. Oysa deprem sonrasında yaşanan yağışlarla birlikte kurulan çadır kentlerde de bu konuda bir ön hazırlığın olmadığını gördük.

Ulaşım ve haberleşme afet sonrasında ayakta kalması gereken en önemli iki hizmet alanı iken bu alanların her ikisinde de başarısızlık yaşanmıştır. Haberleşme şirketlerinin afete yönelik hiçbir hazırlıklarının olmadığı görülmüştür. Kolaycı bir yöntemle binalar üzerine kurulu istasyonların yaşanan yıkım sonucunda devre dışı kalması sebebiyle, haberleşme büyük oranda aksamıştır. Ayrıca afete maruz kalma ihtimali yüksek kentlerde kaçış güzergâhlarının belirlenmesi, alternatif yol güzergâhları üzerinden bu senaryoların işletilmesi gerekirken ulaşım anlamında da şehir planlarının bu konuları gözetmeden kurgulandığını gördük.

Esasen “ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu” cümlesi sürekli tekrarlanmasına rağmen ve yaşadığımız depremlerde on binlerce canımızı kaybetmiş olmamıza rağmen, deprem öncesi ve deprem sonrasında yapılması gerekenlere ilişkin birçok şeyin göz ardı edildiğine bu süreçte hepimiz şahit olduk. Maalesef yaşadığımız bu yıkım, en nihayetinde parayı insan hayatına tercih eden, konutu barınma aracı olarak değil yatırım aracı olarak gören, kamucu önceliklerini yitirmiş ve mekânı metalaştırıp bunun üzerinden yaratılan karın belirli kesimlere transfer edilmesi süreci içerisinde bir araç haline dönüştürülmüş planlama ve bina yapım süreçlerinin sonucudur.

6 Şubat Depremleri’nin son derece acı biçimde gündemimize soktuğu meselelerden biri de bölgedeki kentlerde imar düzenindeki yozlaşmanın boyutuydu. Öyle ki, pek çok noktada yıkımdan etkilenen yapılar, İnşaat Rejimi’nin gözden çıkardığı kent yoksullarının yaşadığı yapılarla sınırlı değildi; gösterişli siteler, ihtişamlı oteller ve kritik kamu binaları yıkılırken çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, 6 Şubat Depremleri’nin ortaya çıkardığı tablo, imar düzenindeki yozlaşma bakımından nelere işaret ediyor?

Dünya üzerinde kentsel planlama bağlamında en vahşi uygulamaların yaşandığı ülkelerden biridir maalesef Türkiye. Kapitalist ülkelerde bile kent toprağına ilişkin mülkiyet edinme ve yapılaşmaya ilişkin süreçler kamusal duyarlılıklar gözetilerek yürütülürken ve ciddi kısıtlamalara tabiyken, ülkemizde kent toprağına ilişkin politikalar ise büyük oranda piyasa işleyişine teslim edilmiş vaziyettedir. Kamu mülkiyetindeki araziler satışlar yoluyla özelleştirilmekte, özünde kamu yararına yürütülmesi gereken planlama süreçleri de sermaye çevrelerinin çıkarları öncelenerek sürdürülmektedir.

Yapı ölçeğinde de benzer şekilde denetim ve inşa süreçleri yine özelleştirilmiş ve kamunun çekilmesiyle büyük oranda müteahhitlerin insafına terk edilmiş bir vaziyettedir. Gelinen noktada bu o kadar vahşi bir seviyeye ulaşmıştır ki, dediğiniz gibi bu işleyiş özünde öngörülebilir bir doğa olayı olan depremi afete dönüştürmüş ve bu afetin sonucunda toplumun her katmanından on binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, deprem bölgesinin birçok yerinde kentlerin tümden yıkılmasına sebebiyet vermiştir.

Esasen deprem bölgesinde yaşanan yıkımda da yukarıda bahsettiğimiz hususların hepsine ilişkin örnekleri görmek mümkündür. Zemini zayıf ve aynı zamanda oldukça verimli tarım arazilerinin bulunduğu Malatya, Bostanbaşı’nda yeni yapılmış birçok binanın yıkıldığı görülmüştür. Bu esasen kamu yararı doğrultusunda yürütülmeyen kentleşme pratiğinin yıkıcı sonucudur. Kuşaklar ötesi yarar doğrultusunda korunması gereken tarım arazileri, kent toprağını metalaştırarak para kazanmayı bir yöntem haline dönüştürmüş anlayış elinde yapılaşmaya açılmış ve en nihayetinde bu alanlarda yapılmış konutlarda birçok vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Benzer şekilde Kahramanmaraş’ta öncesinde planlama süreçlerinde yapılan incelemeler neticesinde riskli alan olduğu ortaya çıkmış ve plan kararları ile yapılaşması kısıtlanmış Onikişubat ilçesinde bulunan alanlar – ki halk arasında bu bölge 1513’te büyük yıkım yaratan ve kentin yok olmasına sebebiyet veren depreme istinaden Garamaraş olarak da adlandırılmaktadır – 1980’lerden başlayan ve 1990’lardan itibaren de hızlanarak devam eden popülist ve birçoğu müteahhit yerel yöneticiler eliyle sürdürülen ranta dayalı imar düzeninin kaçınılmaz sonucu olarak planlar değiştirilerek yapılaşmaya açılmıştır. İmara açılan bu alanlar bugün Kahramanmaraş’ta yıkımın en büyük seviyede yaşandığı bölgelerdir.

Daha geniş bir perspektiften baktığımızda, 1999 Büyük Marmara Depremi esasen bizim için bedeli çok ağır bir uyarıydı. 1999’dan sonra yasal ve idari anlamda birçok değişiklik hayata geçirildi. Mevzuatta ciddi değişiklikler oldu. Ancak yıkım yaşayan kentlerimizde bu tarihten sonra yapılan birçok konutun da yıkıldığı görüldü. Bu anlamda mevzuatta ve idari yapılanmada ne kadar olumlu değişiklik yapılırsa yapılsın işleyişte ciddi sorunlar yaşandığı ortadadır. Denetim sürecinde merkezi ve yerel düzeyde ciddi ihmal veya suistimallerin olduğu görülmektedir. Tamamen piyasalaştırılmış ve işsizliğin yaygınlaştığı işleyiş içerisinde, mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları ucuz işgücü haline dönüştürülmüş, yapacakları denetimin etkinliği düşürülmüştür.

Yeni yapılaşmış alanlardan öte öncesinde yapılaşmış meskun alanlarda da ciddi bir yıkım yaşanmıştır. Esasen bu alanlar plansız alanlar değildi. Ancak geçmişte depreme dirençlilik anlamında birçok zorunluluk ve gereklilik yasal düzenlemeler içerisinde yer almadığı için elimizde imar hukuku açısından uygun olsa da depreme karşı dirençlilik anlamında ciddi sorunları olan bir yapı stoku oluştu. Elbette yapılması gereken bu alanların dönüştürülmesiydi. Ancak yine piyasa işleyişine terk edilmiş bir dönüşüm modeli tercih edildiği için bu alanda da başarı sağlanamadı.

Dönüşüm süreçlerinin müteahhitler eliyle sürdürüldüğü bir model tercih edildiği için süreçte temel belirleyici de kamu yararından öte müteahhit karı oldu. Müteahhitler deprem açısından barındırdığı risk sebebiyle en öncelikli yerlerden öte en yüksek karı elde edecekleri yerlerde dönüşüm süreçlerini başlattılar. Bunu da çoğu zaman imar planlarında emsal artışı yaparak karlarını çoğaltmak noktasında bir çözümle gerçekleştirme yolunu seçtiler.

Bu tam da süreç içerisinden kamunun kendisini tamamen çektiği bir anlayışın sonucuydu. Kamu dönüşüm süreçlerinde hiçbir maliyeti yüklenmemek için, kentsel topraktan kar elde edip bunu piyasalaştırma yoluyla özel sektörün hakimiyetine bıraktı. Sonuçta bütünlüklü ve büyük ölçekli dönüşüm süreçleri maalesef başlatılamadı. Oysa yaşadığımız afet ve karşı karşıya kaldığımız ölümler ve ekonomik kayıp, hızlı ve nitelikli bir kentsel dönüşümün aslında ne kadar öncelikli bir konu olduğunu bizlere acı şekilde gösterdi.

Oysa yapılması gereken, deprem konusu bilimsel bir gerçeklikken, afet risk haritalarının hazırlanarak kamunun öncü olduğu bir dönüşüm modelinin tercih edilmesiydi. Bu modelde zaten ağırlıkla yoksul kesimlerin yaşadığı kırılgan yerlerde insanlara gerçekçi kira ve barınma olanaklarının sunulmasıyla süreç sağlıklı şekilde işletilebilirdi. Müteahhitlere bağlı dönüşüm süreci içerisinde kişiler piyasa işleyişinde barındıkları konuttan kar elde edildiğini gördükleri anda kendilerini güvende hissetmediler. Kimi zaman da piyasa mantığı içerisinde hareket ederek onlar da süreç içerisinde kar elde etmek refleksiyle hareket ettiler. Sonuçta sistem kendi kendini tıkayan bir noktaya geldi ve tüm Türkiye’de olduğu gibi bölgede de kentsel dönüşüm süreçleri etkili şekilde uygulanamadı.

Ancak yaşadığımız acı süreç bize şunu açık olarak gösterdi. Konut, öncelikli olarak barınma alanıdır ve para kazanma aracı olmamalıdır. İşleyişte ve düşünce tarzında bu köklü değişim yaşanmadığı sürece başarılı olmamız mümkün değil. Böylesine köklü bir dönüşüm de ancak kamunun ana aktör olduğu bir süreç içerisinde mümkündür. Aynı zamanda ülkemizin her an deprem riskiyle karşı karşıya kaldığı gerçeği ortadayken, dolayısıyla da bu sürecin mümkün olan en kısa sürede halledilmesi zorunluluğu açıkken ve kamunun vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlama zorunluluğu anayasa ile hüküm altına alınmışken, tüm sürecin piyasanın acımasız işleyişine bırakılması yapılmış en temel hatadır. Süreç ağırlıkla bina ölçeğinde tekil müteahhitler eliyle sürdürülmeye çalışılmıştır. Ancak bu yöntem başarılı olamamıştır.

Konutun bir hak ve barınma öncelikli bir anlamı olduğu gibi, kentsel mekân da özünde kamusal bir alandır ve bu alandaki her düzenlemede kamu yararının öncelenmesi ve çoğaltılması ana hedef olmalıdır. Ve fakat tek bina ölçeğinde müteahhit karını önceleyen modelde geniş kapsamlı etki alanı yaratılması ve kapsayıcı kamusallıkların üretilmesi mümkün değildir. Aksine bu modelde kat artışları ile kişi başına düşen yeşil alan, sosyal donatı alanları azalmaktadır. Buna karşılık da müteahhit karı oluşmaktadır. Yani en nihayetinde maliyet geniş kesimlere, kar ise belirli dar kesimlere transfer edilmektedir.

Özetle yaşanan yıkımın en temel sebebi konuta ve kentsel mekâna bakışta kamucu perspektifin kaybolmasıdır. Piyasanın acımasız işleyişine bırakılmış planlama, yapı üretimi ve denetim süreçlerinin her birinde başarısız olunmuş; sonuç on binlerce yurttaşımızı kaybettiğimiz, yüz binlercesinin fiziksel ve ruhsal olarak yaralandığı, ekonomik açıdan maliyeti yüz milyar Dolar’ı aşan bir yıkım gerçekleşmiştir.

Rant, talan ve ihaleye dayalı İnşaat Rejimi, AKP’yle ortaya çıkmadı. Türkiye dün de bir rantiyeydi, bugün de öyle. Gelgelelim AKP’nin İnşaat Rejimi’nde olumsuz anlamda özgün bir yeri olduğu da yadsınamaz. Siz AKP’nin ranta dayalı kentleşme tarihimizdeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de kentleşme tarihine ilişkin birçok dönemleştirme ve tarihselleştirme çalışmaları mevcuttur. Çalışmaların birçoğunda bu dönemler birbiriyle örtüşüyor ve kesişiyor. Hepsinde de AKP ayrı bir dönem olarak ele alınıyor.

AKP, yüz yıllık Cumhuriyet tarihimizde 21 senelik uzun bir dönemde kesintisiz şekilde iktidarda kalmayı başarmış bir parti. Bu süreç aslında tümden ele alınabilecek, sınıflandırılacak bir süreç değil. AKP, 21 senelik süreç içerisinde hem yönetim tarzı hem ideolojik yapı hem de sorunuzda bahsettiğiniz anlamda inşaat sektörü ile ilişkiler açısından değişken ve alt bölümler halinde incelenmesi gereken dönemler içerisinde iktidarını sürdürmüştür. Örneğin iktidarının ilk yıllarında daha uzlaşmacı, modern değerlerle çok da çatışmaya girmeyen bir anlayışa sahipken ilerleyen yıllarda daha sert, modern değerlerle çatışmaktan çekinmeyen, yasakçı ve baskıcı bir yapıya dönüşmüştür. Ancak değişken de olsa kendini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan AKP’nin bir yanıyla muhafazakâr değerlere vurgu yapan, diğer taraftan da serbest piyasa işleyişine sadık kalan bir anlayışı temsil ettiğini söyleyebiliriz. O kadar ki Türkiye tarihinin en büyük oranda özelleştirmeleri AKP döneminde olmuş, sendikalaşma oranı düşmüş, sermaye lehine düzenlemeler hiç olmadığı kadar bu dönemde hayata geçirilmiştir.

Esasen burada bir koalisyondan bahsedebiliriz. Neo-liberal düzenin piyasa gereklilikleri yerine getirilirken muhafazakârlık toplumsal meşruiyeti sağlamak için adeta bir rıza aygıtı olarak kullanılmıştır. İnşaat sektörü işte bu koalisyonun kilit taşı olarak öne çıkarılmış bir sektördür. Sermaye ile uzlaşı sağlanırken, seçilen başat sektör inşaat olmuş ve diğer sektörlerden çok daha ayrıcalıklı imtiyazlara sahip olmuştur.

2002-2016 yılları arasında GSYİH yıllık ortalama %5,74 hızında büyürken, inşaat sektörü için bu oran %10,8 olarak gerçekleşmiştir. İnşaat sektörünün 2005 yılında %5,6 olan istihdamdaki payı ilerleyen yıllarda %7,4’e yükselmiş, inşaat sektöründeki istihdamın kendi içinde artış oranı ise %70’leri geçmiştir. Diğer sektörlerin birçoğunda görülmesi zor olan bu rakam ve göstergeler AKP döneminde inşaat sektörünün ne kadar ayrıcalıklı ve özel bir yeri olduğunu açık şekilde göstermesi açısından önemlidir. Yine bu sektörün AKP dönemindeki gelişme hızı ile ilgili olarak Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları’nın sayı ve ekonomik büyüklük olarak artışları da bir başka çarpıcı veridir. Türkiye’de kurulan 36 GYO’nun 26’sı AKP döneminde kurulmuş ve bu şirket yapılarının bütçelerinde bu dönemde ciddi oranda artışlar yaşanmıştır.

Elbette inşaat sektöründeki büyüme belirli araçlar eliyle sağlanmıştır. Bunların en başında yasal düzenlemeler gelmektedir. Bu dönemde hem yetkilerin paylaşılması hem de yeni idari yapılanmalar anlamında birçok düzenleme hayata geçirilmiştir. Yetkiler, AKP iktidarının otoriterleşmesine koşut olarak büyük oranda merkezileştirilirken, TOKİ gibi kurumlar bütçe ve yetki açısından eskisine kıyasla çok daha güçlü konuma gelmişlerdir. Geçmişten bugüne siyasi popülizmin bir sonucu olarak uygulamaya konulan imar afları AKP döneminde de sürdürülmüş; hayata geçirilen birçok afla, yüzbinlerce yapı hiçbir mühendislik taraması yapılmadan ve mühendislik hizmeti almadan affedilmiştir. Yine inşaat sektörü ile ilgili olarak kamunun bu sektöre aktardığı paylarda ciddi artışlar olmuş; kamu özel ortaklığı adı altında maliyetin kamuya, karın özel sektöre aktarıldığı işleyiş içerisinde büyük inşaat projeleri hayata geçirilmiştir. Bu projeler kimi zaman 3. Havalimanı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü gibi ekolojik yıkım yaratan projeler olmuştur. İnşaat sektörünün büyümesi ve buna bağlı kentsel arazi üzerinden kar etme anlayışı o kadar hakim bir politika haline gelmiştir ki, Kanal İstanbul gibi ekolojik açıdan yıkım yaratacağı kesin olan ve İstanbul’un tüm ekosistem ve doğal alanlarını yağmaya açacak proje bile gündeme getirilerek bu konu ile ilgili plan süreçleri başlatılmıştır.

İnşaat sektörüne ilişkin bu yükseliş elbette daha geniş anlamda konut piyasası içerisinde de sürdürülmüştür. Bu dönemde konut piyasasında yapılan düzenlemeler ve buna eşlik eden planlama pratikleri ile kentler adeta şantiye alanı haline gelmiştir. Lefebvre’in “içe ve dışa patlama” biçiminde tanımladığı düzen içerisinde kentlerin meskun alanlarında yapı yoğunlukları giderek artarken; kent, çeperlerine doğru da hızla yayılmış ve büyümüştür. Kent merkezlerinde donatı alanları azalırken, kent çeperindeki tarım alanları, orman alanları, mera alanları gibi alanlar yapılaşmaya açılmıştır. Tabi tüm bu süreç deprem afeti özelinde düşünüldüğü zaman korkunç bir görüntü ortaya çıkmıştır. Kent merkezleri yoğunlaşırken deprem toplanma alanları yapılaşmaya açılmıştır. Zemin açısından dirençliliği zayıf olmasına rağmen tarım alanlarında yüksek katlı konutlar, lüks siteler oluşmuştur. Bir yandan da bu hızlı artış barınma alanı olan konutu metalaştırmıştır. Piyasa koşulları içerisinde fiyatı sürekli artan konut artık geniş kesimler için ulaşılması imkânsız bir mal haline gelmiştir.

Tüm bu altüst oluş, toplumsal rızayı üretmek anlamında muhafazakâr ideolojinin de etkili ve aktif şekilde yürütüldüğü bir süreç içerisinde gerçekleştirilmiştir. Kentlerin tarım arazileri, orman arazileri yağmalanırken, kentler bir yandan da muhafazakârlığın sembolleri ile doldurulmuş, bu şekilde toplumsal rıza üretilmiştir.

Özetle AKP döneminde inşaat sektörü hiç olmadığı kadar büyürken, bunu muhafazakârlık ve neo-liberalizmin koalisyonu içerisinde başarmıştır. İnşaat bu iki ideolojik yapının kent mekânında görünür yüzü, kilit taşı haline gelmiştir. Gelinen son noktada ise bu koalisyon geniş kesimleri unutup, güdüsünü kent toprağından elde edeceği ranta odaklamışken, yaşadığımız deprem bu koalisyonun ürettiği politikaların esasen ne kadar yıkıcı ve ölümcül olduğunu bizlere göstermiştir.

6 Şubat Depremleri’nin ardından medyada doğal olarak deprem, kent planlaması ve yapı denetimi konularında geçici bir gündem oluştu fakat 14 Mayıs seçimleri de yaklaşırken gündem yerini hızla seçim tartışmalarına bıraktı. Öte yandan iktidar tarafından yaşanabilir ve güvenli kentleri merkeze alan bir düzenleme vaadi gelmezken, Altılı Masa’nın bu yöndeki söylemleri de henüz somut bir planlamaya ve topyekûn bir dönüşüm vaadine dönüşmüş gibi görünmüyor. Bu bağlamda bir değerlendirmeyle, 14 Mayıs’tan sonrası için Türkiye’de yaşanabilir ve güvenli kentlerin inşası için kent planlaması perspektifiyle neler söylenebilir? Bu inşa ve dönüşüm sürecinde toplumsal bileşenlere nasıl bir rol düşüyor?

Kahramanmaraş depremleriyle yoğun bir yıkıma uğramış kentlerimizin ayağa kaldırılması şu aşamada öncelikli olarak ele alınması gereken husustur. Biz bunun için kapsamlı, bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltmayı hedefleyen bir kalkınma hamlesinin ivedilikle başlatılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için de ivedilikle kanuni düzenlemeler ve idari yapılanmanın kurulması gerekiyor. Bildiğiniz üzere bu konu ile ilgili olarak önceden DPT gibi bir kurumumuz vardı. Bölgesel kalkınmayı hedefleyen, bunun için planlar üreten bir kurumdu. Ancak bu kurumun kaldırılmasıyla, illerin birbirleriyle rekabet ederek kalkınacakları gibi bir varsayımla dengeli kalkınma politikasından vazgeçildi. Oysa yaşadığımız deprem dengeli bölgesel kalkınma hedefinin ne kadar öncelikli ve gerekli bir hedef olduğunu ortaya koydu.

Depremle yıkıma uğramış, nüfusunu kaybetmiş illerimiz halihazırda zaten dezavantajlı durumdayken, yaşanan depremle bu dezavantajlı pozisyonları derinleşmiştir. Bu illerimizin rekabet ederek kalkınacağını düşünmek gerçekçi değildir. Günümüzde illerin kalkınması serbest piyasa koşullarına bırakılmış, kalkınma ajansları denilen özünde fon dağıtan küçük birimlere bırakılmış durumdadır. Depremin yaşandığı 11 ili yeniden ayağa kaldırmak yalnızca kentlerin, birbirinden kopuk bir biçimde yeniden kurgulanmasıyla mümkün olmayacaktır. Bölgesel bir yıkımın yaşandığı coğrafyayı yeniden ayağa kaldırmak için öncelikle bölgesel bir kalkınma perspektifine ihtiyaç vardır. Bütüncül planlama yaklaşımını hayata geçirmek için bölgesel ölçekten başlayarak, bölgeler arası ve bölgedeki yerleşimler arasındaki eşitsizlikleri gidermeyi; birbiriyle rekabet halinde değil iş birliği içerisinde yaşam alanları kurgulamayı, kentlerimizi bölgesel ölçekte bir bütünün anlamlı bir parçası kılarak yeniden inşa etmeye odaklanan bir perspektife ihtiyaç vardır. Buradan hareketle biz ivedilikle deprem bölgesinin bütünlüklü şekilde kalkındırılmasının devlet politikası haline getirilmesini ve politika seviyesinde benimsenmiş bu hedefi gerçekleştirmek üzere deprem yıkımı yaşamış illerimizin tümüne yönelik bölgesel ölçekte kalkınma hamlelerini yönlendirecek bir planlama birimi veya ofisinin hayata geçirilmesinin gerektiğini düşünüyoruz.

Daha genel seviyede ise elbette yapılması gereken birçok konu başlığı mevcut. Doğa olaylarının afete dönüşmemesi için gerekli olan sakınım önlemlerinin imar planlarına işlenmesi için gerekli mevzuat değişiklikleri ivedilikle yapılmalıdır. Yıllardır, Şehir Plancıları Odası olarak savunduğumuz çözüm; güncel yer bilimsel etütlerin bağlayıcı biçimde yapılması, doğal ve insan kaynaklı tehlikeler karşısında alınacak sakınım önlemlerinin doğrudan imar planlarına işlenmesi, bu önlemlerin insan ve diğer canlı varlıkların yaşam haklarını önceleyecek biçimde hayata geçirilmesidir. Ayrıca hemen belirtmek gerekir ki kentlerimizin, yaşam alanlarımızın maruz kaldığı tek doğa olayı deprem değildir. Seller, orman yangınları gibi farklı doğa olaylarının da afete dönüştüğü bir coğrafyada yaşıyoruz. Bunun yanında iklim krizine bağlı kuraklık ve kentsel ısınma da gelecek dönemde kentlerimizde en çok konuşacağımız konular olacak. Bu nedenle, yaşam alanlarımızın bir bütün olarak doğa olaylarına karşı dirençli hale getirilmesi gerekmektedir. Bunun için de kanunlarda ve ikincil mevzuatta risklerin afete dönüşmemesi için gerekli düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesi şart.

Ancak ne kadar yenilikçi düzenlemeler yapılırsa yapılsın, özellikle seçim dönemlerinde dile getirilen ve uygulamaya alınan imar afları tüm yapılan düzenlemeleri boşa düşürebilmektedir. Bu sebeple imar affı gibi uygulamalardan vazgeçilmesi, bunun siyasi parti temsilcileri tarafından hiçbir şekilde dile getirilmemesi gerekmektedir. İmar afları bireysel olarak kişilerin devletle olan sorunları çerçevesinde şekillenmemektedir. Yaşanan afetler neticesinde psikolojik, insani ve ekonomik etkileriyle imar aflarının sonuçları ağır olmakta ve bu bakiye tüm topluma rücu etmektedir. Bu anlamda imar afları ile ilgili talep oluşsa dahi bunun toplumsal olarak da reddedilmesi noktasında geniş kesimlerce ses yükseltilmesi zorunludur. Bugüne kadar imar afları konusunda özellikle Şehir Plancıları Odası olmak üzere belirli meslek odalarının çabasına toplum kesimleri tarafından yeterince destek sağlanmamıştır.

Kent toprağının en temelde kamusal bir varlık olduğu unutulmamalı ve bu alandan rant elde edilmesine olanak sağlayan politika ve pratiklerden vaz geçilmelidir. Bu amaçla kent toprağının özel mülkiyete geçmesine dönük kolaylaştırıcı düzenlemelerin tam aksine kamunun mülk sahipliliğine olanak veren düzenlemeler hayata geçirilmelidir. Geçmişte deprem toplanma alanı, büyük açık yeşil alan gibi kamusal kullanımı olan ancak zaman içerisinde bir takım hileli uygulamalarla yapılaşmaya konu edilmiş alanlar ivedilikle kamulaştırılmalıdır.

Depremler bizlere kentlerimizde kırılgan yapı stokunun ne kadar büyük olduğunu göstermiştir. Bu alanların dönüştürülmesi ve depreme dayanıklı hale getirilmesi şarttır. Ancak bu dönüşüm zamana yayılmış ve müteahhitlerin karını önceleyen piyasa işleyişinin insafına terk edilerek değil, kamunun ağırlığını koyduğu ve ana aktör olduğu bir sistem içerisinde gerçekleştirilmelidir. Tek parsel veya yapı ölçeğinde değil geniş alanlarda, içerisinde yaşayanları mağdur etmeyecek mali ve yasal düzenlemelerle desteklenmiş sistem içerisinde bu dönüşüm süreçleri bir an önce başlatılmalıdır.

En nihayetinde kentlerimizin birer yaşam alanı olduğundan hareket ederek tüm çabalarımızı ve çalışmalarımızı bu alanlara yönlendirmemiz gerekmektedir. Kentlerin artık iş makinalarıyla inşa edilen alanlardan öte toplumsal olarak ürettiğimiz yapılar olduğunun altını çizmeliyiz. Bu alanlar ekonomik olduğu kadar, sosyolojik, kültürel, tarihsel ve psikolojik anlamda tüm kesimlerin yeniden ve yeniden ürettiği alanlar. Bu üretim sürecinin öznesi olan toplum kesimlerinin kentsel alanın bu karmaşık yapısını anlayacak ve yönlendirecek kapasiteye ve donanıma sahip olması gerekiyor. Bu çerçevede elbette en önemli görev meslek odalarına ve bu olguya kamucu perspektifle yaklaşan siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarına düşüyor. Kenti ve kentsel yaşamı inşa edenlerin sürekli biçimde bu konuyu güncel siyasetlerinin öncelikli konusu ve değişmez gündemi haline getirmeleri gerekiyor.