Foti Benlisoy: “Felaket Kapitalizmi Sadece Afetleri Kar Kapısı Olarak Görmekle Kalmaz, Aynı Zamanda Bilfiil Felaket Üretir”
Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "Bir Yol Kavşağında Türkiyeli Entelektüeller" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Rejim Seçimle Değişir mi?" başlıklı 43. sayısında yayınlandı.
Seçimlere çok az bir zaman kala, Türkiye tarihinin en büyük rant ve ihmal felaketiyle karşı karşıya kaldık. Depremin hemen ertesinde ise “siyaset yapmayın” nakaratı, liberal bir galata dönüştü. Siz Evrensel’deki yazılarınızda da meselenin tepeden tırnağa siyasal olduğunu belirtmiştiniz. O halde açıkça sormakta fayda var: 14 Mayıs seçimleri, enkaz altında kalan İnşaat Rejimi’ne karşı bir zafere dönüşebilir mi? Siz burada muhalefet güçlerinin ve toplumsal bileşenlerin nasıl bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Karşı karşıya olduğumuz felaketin adını koymakta yarar var. “Doğal” bir afetten ziyade Türkiye’de geçerli inşaat odaklı sermaye birikim modelinin doğrudan ve/veya dolaylı olarak müsebbibi olduğu bir felaket bu. İktidarın, bilim ve liyakatten uzak ihmalkârlık ve beceriksizliğinin felaketin boyutlarının büyümesinde elbette payı var. Ancak elli binden fazla insanı kaybetmemize neden olan bu büyük yıkımın esas nedenlerini mevcut siyasal iktidarın oldukça mahir bir siyasal temsilcisi olduğu “felaket kapitalizminin” yıkıcı tabiatında aramakta yarar var. Felaket üreten bir birikim modeline yaslanan, felaketin önlenmesi için gerekli kamusal önlemlerin maliyetini üstlenmektense felaketi bir imkân sayan, felaketi önlemektense ona adapte olmayı seçen bir iktidar bu. Yani Türkiye’deki mevcut rejim, “kapitalist felaketçiliğin” tam teşekküllü bir temsilcisi, kapitalizmin en yıkıcı eğilimlerini bünyesinde cisimleştiren bir “felaket iktidarı”dır.
Bu bakımdan mevcut iktidarın geriletilmesi, onun seçimde yenilgiye uğratılması, onun bu yıkıcı ve cinai eğilimlerinin frenlenmesi açısından elbette çok önemlidir. Ancak yanılsamaya kapılmayalım: 14 Mayıs seçimleri esas itibariyle Türkiye sermaye sınıfının farklı fraksiyonları arasında bir mücadele, “yatay bir sınıf mücadelesi” olarak cereyan etmektedir. Bu anlamda şefçi rejimin sandıkta bir yenilgiye uğratılması durumunda söz konusu olacak iktidar değişimine asla bel bağlamamak gerekir. Ana akım burjuva muhalefetin rejim karşıtlığının demokratik içeriği sınırlıdır. Dahası alt sınıflar lehine bir sınıfsal/toplumsal muhtevaya da sahip değildir. Bu koşullar altında sosyalistlerin ve toplumsal muhalefetin, ana akım muhalefetin, yani Millet İttifakı’nın, bir tamamlayıcısı ya da eklentisi olarak hareket etmesi büyük bir hata olacak, emekçiler arasında bu olası iktidarın karakterine ilişkin yanılsamaları çoğaltmak anlamına gelecektir. Yapılması gereken, şefçi rejimle mücadeleyi emekçilerin ve ezilenlerin yaşamsal, sosyal ve demokratik talepleriyle bütünleştiren radikal ve ayrıksı bir muhalefet çizgisini belirginleştirmektir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, olası bir restorasyonun fiilen “sol kanadı” işlevi görecek adımlardan dikkatle uzak durulması gereği. Sosyalist solun otokratik rejim kadar restorasyoncu güçler karşısında da bağımsız tutum alması temel önemde. Ana akım muhalefetle somut meselelerde eylem birlikleri elbette mümkündür. Ancak ana akım muhalefetle, yani hâkim sınıfın bir kanadıyla belirli bir siyasal geçiş sürecinin ilkeleri üzerine müzakere ve pazarlıklara girişmek, olası bir restorasyonun parçası olmak riskini beraberinde getirecektir. Sosyalist sol, burjuva muhalefetinin yürüteceği bir geçiş sürecinin sorumluluğuna asla ortak olmamalı, alt sınıflar nezdinde böylesi bir geçiş sürecine ilişkin yanılsamaları besleyen bir konuma sürüklenmemelidir. Şefçi rejimin yenilgisi için çalışmalı ama seçim sonrasında iktidar değişikliği olması durumunda da topyekûn bir düzen değişikliği için muhalefette olmaya devam edeceğini açıkça ortaya koymalıdır.
Ancak bu noktada seçimden depreme dönüp bir hatırlatmada bulunmakta büyük yarar var: Aslında depremin yüksek siyaset sahnesinde cereyan eden gelişmeler üzerinde belirleyici bir etkide bulunduğu söylenebilir. 6 Şubat gününden itibaren beklenmedik bir süratle gelişen toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma dalgası, aslında daha felaketin birinci gününde siyasal iktidarın felaketteki sorumluluğunu teşhir işlevi gören bir seferberliğe dönüşmüş, deprem konusunda iktidar lehine işleyecek siyasetler üstü bir uzlaşı havasının oluşmasına set çekmişti. Binlerce insan enkaz altında ölüm kalım mücadelesi verirken sosyal medyaya erişim kısıtlanması getirilmesi ya da Erdoğan’ın “deftere not ediyoruz” şeklinde tehditkâr bir üslubu benimsemesi, iktidarın felaketin ilk günlerinden itibaren bu dalganın yarattığı tehdidin farkında olduğunu ortaya koyuyor.
Ahbap gibi aslında iktidarın rahatlıkla kendi resmi yardım aparatına dahil edebileceği bir mecranın bile tedirginlik yaratması, ilk günlerden itibaren aşağıdan yardım ve dayanışma girişimlerinin engellenmeye çalışılması hep bu tehdit algısının eseri sayılmalı. Erdoğan deprem bölgesinde OHAL ilanını açıklarken “devlete fitne gruplarına müdahale imkânı verilecek” demesi, aşağıdan gelişen dayanışma seferberliğinin bastırılmasının iktidarın “afet yönetiminin” önceliklerinden biri olduğunun bir itirafıydı. İktidar karşısında gelişen öfkenin adı konmamış fiili bir toplumsal dayanışma hareketine dönüşmesi, onun hareket alanını daralttı, iktidarı savunmada kalmaya zorladı. Böylece fiilen felaketin bağrında bir siyasal mücadele şekillendi. Bir tarafta felaketteki sorumluluğunu örtmeye ve dahası felaketi yeni bir mülksüzleştirme ve el koyma yoluyla birikim vesilesi kılmaya çalışan iktidar… Diğer yandaysa hızla yaygınlaşan ve istese de istemese de iktidarın, felaketin asli faili olduğunu teşhir eden, iktidarın felaket sonrasına dair planlarına set çekebilecek toplumsal seferberlik…
Kemal Kılıçdaroğlu’nu öne çıkartıp onun söylemini belli oranda “radikalleştiren” de felaketin ortasında gelişen bu siyasal mücadeleydi. Kılıçdaroğlu daha önce Gezi’de de olduğu gibi, gelişen toplumsal teyakkuzu dikkate almak, ona uyum göstermek, ona uyarlı bir siyasal hat belirlemek seçeneğiyle karşı karşıya kaldı. Dolayısıyla mesele deprem sonrasında Kılıçdaroğlu’nun “sağlam durmasından” çok onun adı konmamış, fiili bir toplumsal seferberliğe uyum sağlamak ihtiyacını hissetmesiydi.
Deprem sonrasında gelişen toplumsal dayanışma hareketi ülkenin siyasal atmosferinde keskin bir dönüşüme yol açtı. Bu dönüşümün etkisi büyük siyaset sahnesine de ister istemez sirayet etti. “Deprem komünizminin” açığa çıkardığı enerji, bir önceki dönemin siyasal apati ve ataletini önemli oranda dağıttı. Dolayısıyla bu toplumsal seferberliğin oluşmasında boyunu aşan bir rol oynayan solun ve toplumsal muhalefetin tüm renklerinin “tarihsel sorumluluğu”, bu fiili hareketin etkisiyle görece “radikalleşmiş” Kılıçdaroğlu’nu takip etmekten ibaret olmamalı. Aksine “tarihsel sorumluluğumuz”, daha şimdiden sarsıcı bir etki yaratmış, büyük siyaset sahnesinde daha önceden öngörülmesi zor kırılmaları tetiklemiş bu fiili hareketin daha da gelişmesi, iktidarın ancak “felaket kapitalizmi” olarak tanımlanabilecek “yeniden inşa” programının önünde durabilecek yeni formlar alması için çalışmak olmalı.
Şunu bir an olsun aklımızdan çıkarmayalım: Aşağıdan gelişen toplumsal hareket ve mücadelelerin gelişkinliği demokrasinin yegâne garantisidir. Dolayısıyla 14 Mayıs seçimlerinin sonucu ne olursa olsun mevcut felaketten çıkışı toplumsal mücadeleler temelli bir kitlesel siyasallaşma sürecinde aramak gerekiyor.
Altılı Masa, Meral Akşener’in çıkışıyla sallansa da süreç İYİ Parti’nin masaya dönmesiyle sonuçlandı. Sizce bu gelgit uzun vadede hangi siyasal sonuçlara gebe? Öte yandan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürt hareketini ve solu ikna etmeden kazanması da mümkün görünmüyor; verilen sinyaller de bu türden bir desteğin oluşmaya başladığı yönünde. Sizce muhalefet, 7 Haziran sonrasında sağlayamadığı birliği bu sefer sağlayabilecek mi?
Gezi’nin akabinde sosyalist solun ve toplumsal muhalefet güçleri rejim krizine karşı bir siyasal yanıt üretemedi. Bunun sonucunda Gezi’de “sokağa inmiş” rejim krizi bir kez daha yüksek siyaset alanına taşındı. Böylece, sınıf hareketinin güçsüz olduğu, alt sınıfların siyasete kendi çıkarları adına müdahale etmesini sağlayacak programatik ve örgütsel yığınağın bulunmadığı koşullarda, istibdat rejiminin kalıcılaşıp kalıcılaşmaması, hâkim sınıf içi saflaşmaların kaderine bağlandı. Bugün Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı arasındaki çekişme aslında birbirine alternatif iki sermaye birikim modeli arasındaki çekişmedir.
Erdoğanizm nasıl sahip olanlarla olmayanların aynı çuvala tıkılması girişimiyse “Erdoğan karşıtlığı” da aynı şeydir ve Erdoğanizmin sola en kötü hediyesi bu sade suya tirit, yani sınıfsal muhtevası olmayan “Erdoğan karşıtlığı” olmuştur. Dolayısıyla “muhalefetin birliği” dediğimiz aslında sosyalist solun sınıflar üstü bir anti-Erdoğan ittifakının fiilen parçası olması, yani Millet İttifakı’nın inisiyatif ve öncülüğüne tabi kılınmasından başka bir şey değil.
Bu noktada bir hatırlatma yapayım. Marx’ın meşhur On Sekiz Broumaire’i büyük oranda hâkim sınıf içi saflaşma, çatışma ve entrikalara dairdir. Marx için Louis Napoleon’un diktatörlüğü bir işçi sınıfı taarruzuna verilmiş doğrudan bir cevap niteliği taşımıyordu. Marx’a göre Haziran 1848’de Paris işçilerinin aldığı ağır yenilgiden sonra zaten “proletarya devrimci sahnenin arka planına” geçmişti. Ön sahneyi ise hâkim sınıfın çeşitli hizip ve klikleri arasındaki mücadele ve ihtilaflar kaplamıştı. Ancak yenik ve geri çekilmiş proletarya, yine Marx’ın deyimiyle “dramanın sonraki sahnelerine bir hayalet gibi sahne arkasından musallat olacaktı”.
“Alaturka Bonapartizm” için benzer bir önermede bulunulabilir. Bizde proletaryanın “devrimci sahnenin arka planına geçmesinin” müsebbibi, biri kısa diğeri uzun erimli iki yenilgidir. İlki, yani yakın vadeli yenilgi, hem Gezi direnişinin hem de en gelişkin örneği “Metal Fırtına” olan işçi mücadelelerinin yalıtılarak sönümlenmesidir. Kürt hareketinin maruz kaldığı basınç ve baskılar neticesinde uğradığı siyasi gerilemenin de bu sürecin bir parçası olduğu aşikâr.
İkinci, yani uzun vadeli yenilgiyse, Türkiye’de işçi sınıfının bir sınıf olarak eyleyebilme kudretinde neoliberalizmin yarattığı tahribatla alakalıdır. AKP, tabi sınıfların 2001 Krizi karşısında direnemediği, sermayenin saldırısına karşı kendi inisiyatifine, örgütlenme kapasitesine, kolektif enerjisine, muhalif potansiyeline dair özgüvenini kaybettiği bir momentte iktidar oldu. Yani AKP’nin daha ilk başa geçişi, alt sınıflar açısından ciddi bir siyasal-sosyal-moral yenilginin akabinde mümkün oldu. AKP o günden sonra sınıf çelişkilerini “kültür savaşlarına” tahvil ederek birleşmesi gerekenleri (emekçiler) bölmek ve ayrılması gerekenleri (emekçilerle sermaye) de birleştirmekte muvaffak oldu.
İşte tıpkı On Sekiz Brumaire’de olduğu gibi, mevcut Bonapartist momentin başrolünde de hâkim sınıf hiziplerinin yatay sınıf savaşları olması, bu kısa ve uzun erimli yenilgilerin bir sonucudur. Marx’ın deyimiyle, “eski hatıralar, kişisel antipatiler, umut ve korkular, önyargı ve yanılsamalar, sempati ve antipatiler, inanışlar, inanç ve ilke parçaları” aracılığıyla ifade bulan hâkim sınıf içi saflaşmaların sahne önünü işgal etmesi, bu yenilgilerin dayattığı toplumsal ataletin ürünüdür. Hemen hepimizin farkında olduğu gibi, bu yatay sınıf savaşları her zaman açık bir biçimde ortaya çıkmaz; çoğu zaman, yine Marx’ın ifadesiyle, “farklı ve kendine has bir biçimde oluşmuş duygular, yanılsamalar, düşünme biçimleri ve hayata dair görüşlerden mürekkep bütün bir üstyapı” ile dolayımlanarak cereyan ederler. Kâh bir aile içi kavga kâh bir eski dostlar arası dargınlık görünümü alırlar.
Erdoğan’ın şahsında cisimleşen yerli Bonapartist girişim ancak temel toplumsal sınıfların atalet ve dağınıklığının (Gramsci’nin daha sofistike ifadesiyle, “her ikisinin de kendi kampları içerisinde bir yeniden inşa iradesine özerk ifade kazandırmaya muktedir olamayışlarının”) yarattığı spesifik bir sosyal-sınıfsal güçler dengesinin ürünüdür. Onun dayanağı bu genelleşmiş takatsizlik, özellikle de “aşağıdaki” apati ve atalet halidir.
Bonapartist tipte bir olağanüstü devlet biçiminin önünü açan siyasal kriz, bir yanda hâkim sınıfın fraksiyonlaşması ve hegemonik kapasitesinin zaafa uğraması, diğer yandaysa emekçi sınıfların siyasal ve sosyal dağınıklığının damgasını vurduğu özgün bir sınıf mücadelesi konjonktürünün, bir “denge” durumunun ürünüdür. Dolayısıyla Bonapartist eğilimin tersine çevrilmesi, ancak onu yaratan bu özgün sınıf mücadelesi konjonktüründe bir değişimi kışkırtmakla mümkündür. Bu konjonktürü hâkim sınıfın çeşitli fraksiyonlarını siyaseten Alaturka Bonapartizm karşıtı bir istikamette bütünleştirecek bir “normalleşme” hareketi aracılığıyla dönüştürme girişiminin sınırları bellidir. Kelimenin gerçek anlamıyla bir dönüşüm ancak bu dengenin aşağıda değişmesiyle, yani alt sınıfları pençesine almış o takatsizlik ve ataletin dağılmasıyla mümkündür. Dolayısıyla vurgumuzun “birlik”ten ziyade şefçi rejim karşısında aşağıdaki toplumsal ataleti dağıtan, emekçi ve ezilenlerin inisiyatifleri olmalı. Altılı masayla şu ya da bu yöndeki bir “birliğin” bu istikamette elimizi güçlendirmeyip tersine zayıflattığı aşikâr.
Bilindiği gibi Marx, Alafranga Bonapartizmin sosyal tabanını, bir çuvalın içindeki patateslere benzettiği küçük köylülükte bulduğunu aktarır. Konuyla ilgili meşhur pasajında şöyle yazar: “Milyonlarca köylü ailesi, kendilerini birbirlerinden ayıran ekonomik koşullarda yaşadıkları ölçüde ve yaşayış şekillerini, çıkarlarını ve kültürlerini, öteki sınıflarınkilere karşı tuttukları ölçüde, ayrık bir sınıf teşkil ederler. Fakat küçük toprak sahibi köylüler arasında yalnız komşuluk bağı bulundukça ve çıkarlarındaki benzerlik, aralarında bir birleşme, bir ulusal bağ ve bir politik örgüt yaratmadıkça, bu aileler bir sınıf teşkil edemezler. Bu yüzden de, sınıf çıkarlarını, kendi adlarına iş görecek ya bir Parlamento ya da bir Meclis aracılığıyla savunamazlar. Kendi kendilerini temsil edemezler; temsil edilmek zorundadırlar. Bu temsilciler, köylülere, efendileri olarak, üstün bir otorite olarak ve onları öteki sınıflara karşı koruyan ve yukarıdan yağmur ve güneş gönderen bir hükümet gücü olarak görünmek durumundadırlar. Dolayısıyla, küçük toprak sahibi köylülerin politik anlayışı, toplumun yürütme gücüne bağlılığı ile anlatılabilir.”
Alaturka Bonapartizmin sosyal tabanının önemli bir bölümü de kendi çıkar, kültür ve yaşayış şekillerini öteki sınıflara karşı konumlandıramayan, aralarında bir birleşme, ulusal çapta bir rabıta, bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi kuramayan, yani bir sınıf olarak davranabilme ve eyleyebilme kudretini şu neoliberalizm dediğimiz yenilgiler silsilesi dolayısıyla önemli ölçüde yitirmiş emekçilerdir. Tıpkı Alafranga Bonapartizmde söz konusu olduğu gibi kendi kendilerini temsil edemezler ve bir “koruyucu” tarafından temsil edilmeleri gerekir. Onları temsil eden de onlara, adeta gökyüzünden yağmuru ve güneşi gönderen bir güç gibi görünür. Müstafi Berat Albayrak’ın zamanında “Ay’a yol yapacağız desek inanacak seçmenimiz var” derken kastettiği, herhalde bu durumla alakalıdır. Meselenin cahillikle, “çomarlıkla” ya da küçük burjuva muhalefetin kendi kültürel sermayesiyle şişinmesinden başka şeyi açıklamayan benzer aklı evvelliklerle alakası yoktur.
Mesele, sınıf siyasetinin önlenemez gerileyişinin yarattığı ayrışmış ve yalıtılmış bireylerin, izole olmuş insan yığınlarının, borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş emekçilerin kendi kendilerini örgütleme ve temsil etme kabiliyetinin dumura uğramasıdır. Bu durumun yarattığı sosyal apati ve ataletin demokrasinin gerileyişinin esaslı koşulu olmasıdır. Değişmesi gereken tam da bu koşuldur.
Altılı Masa’nın, cumhurbaşkanı adayını duyurduğu bildirisinin başında “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e dönüş ve mutabakatla yönetim” vaadi yer buluyordu. Bu bağlamda meseleyi iki taraflı değerlendirmek gerektiği kanaatindeyiz: Bir yandan “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” vurgusu yeninin yerine eskiyi koymaktan fazlasını, restorasyonun ötesini vaat ediyor mu? Öte yandan, Altılı Masa doğası itibariyle 14 Mayıs sonrası için yeni bir partiler düzeni öngörüyor ama bu düzenin kodları ve bürokrasisi bakımından muallakta bıraktığı pek çok nokta da var. Siz bu yeni düzen hususunda ne düşünüyorsunuz, sizce Altılı Masa’nın yeni siyaset tahayyülü somut ve uygulanabilir bir vaat olmayı başardı mı?
Bir hatırlatmayla başlayayım: Toplumsal muhalefet güçlerinin ciddi bir yenilgi ve geri çekiliş yaşadığı mevcut koşullarda rejimin konturları üzerine kapışma, esas itibariyle devlet içi hizip çekişmeleri ve bunlarla bağlantılı “yatay sınıf savaşları” alanında, yani “yukarıda” cereyan ediyor. Bu “yatay sınıf savaşları”, burjuvazinin, Hal Draper’ın deyimiyle, “başka hiçbir hâkim sınıfın olmadığı kadar ihtilaf ve rekabet halindeki çıkar gruplarıyla çaprazlama bölünmüş olmasının, şu kurtlar sofrası halinin” sonucudur.
“Alaturka Bonapartizm”, hâkim sınıfın birliğinin parlamenter yollarla sağlanamaması, tabi gruplar üzerinde istikrarlı ve sürekli bir hegemonyanın kurulamaması koşullarında gündeme gelmiştir. Yani bir bakıma bu “kurtlar sofrası” haline bir çeki düzen verip hâkim sınıfın bütünlüğünün diktatoryal yöntemlerle sağlanması girişimidir. Troçki’nin hatırlattığı üzere, “Her sınıflı toplumun devlet iradesinin birliğine ihtiyacı vardır” ve bizim örneğimizde bu birlik, “reis” aracılığıyla ve onun tarafından sağlanmaya çalışılmıştır.
Sermaye sınıfının “geleneksel” sayılabilecek siyasal temsil kurum ve mekanizmalarının (özellikle de “merkez” siyasal partilerin) krizi, toplumu kendi etrafında bütünleştirecek başarılı hegemonik projeler ortaya koyamaması ve devlet katında iyice görünür olan iç fraksiyonlaşması, devlet ve toplumun ancak yürütmenin “aşırı” özerkleşmesi-güçlenmesi formülüyle bir arada tutulabilmesine yol açmıştır.
Parlamenter sistem önce “bekleme odasına” alınmış, sonra da ilga edilmiştir. Böylece Sezarist-Bonapartist klik, “normal” parlamenter temsil mekanizmalarının tasfiyesi ve açık-kapalı zor yoluyla tüm sermaye kesimlerini kendi yöneticiliği altında ve yeni bir güçler dengesi dahilinde birleştirmeye, bu şekilde “devletin bütünlüğünü” sağlamaya soyunmuştur. Böylece Erdoğan, devlet aklı (raison d’état) ya da hikmet-i hükümet, yani devletin eylemlerine siyaset dışı ya da siyaset üstü sınırlar konulmasını reddetme hakkını uhdesine geçirmeye soyunmuştur. Bu durum, Erdoğan şahsında devletin, mevcut siyasal-sosyal güçler karşısında belli bir hareket serbestisi ya da özerklik kazanmasına neden olmuştur.
Burada dikkate alınması gereken bir husus, devletin kurumsal mimarisinin lidere tabi kılınmasının, liderin bedeninde cisimleşen siyasal iktidarın bütün toplumsal sınıfların üzerinde yükselerek “aşırı” özerkleşmesinin, sadece genel anlamda toplumun değil, hâkim sınıfın da siyaseten pasifize edilmesi anlamına geldiğidir. Thalheimer, faşizm ve Bonapartizmin ortak “görüngü biçimi, yürütme erkinin kendi başına buyrukluğu, burjuvazinin siyasi egemenliğinin yok olması ve toplumdaki tüm diğer sınıfların, yürütme erkinin boyunduruğu altına girmeleridir” diye yazıyordu. Tam da bu anlamda Bonapartist girişim, farklı ve çelişen çıkarlara sahip olan devlet içi hiziplerin ve sermayenin çeşitli fraksiyonlarının lidere tabi kılınarak “siyaseten mülksüzleştirilmesi”, yani siyasal alana müdahale kapasitesinin zayıflatılması demektir.
Troçki’nin ifadesiyle, “Bu tipte bir hükümet mülk sahiplerinin kâhyası olmaya devam eder elbet. Ama bu takdirde kâhya efendisinin sırtına oturmuştur, ensesine vurmakta ve fırsatı geldiğinde çizmelerini efendisinin yüzüne silmekten çekinmemektedir.” Dolayısıyla mesele, hâkim sınıfın çeşitli fraksiyonlarının, şu ya da bu sermaye grubunun Alaturka Bonapartçılık dolayısıyla edindiği ya da edineceği iktisadi ve sosyal kazanımların varlığı ya da yokluğu değil, söz konusu fraksiyonların doğrudan siyasal hâkimiyeti meselesidir.
Bu bakımdan Bonapartist rejimin akıbeti, hâkim sınıfın ulusal düzeyde kapitalist üretim ilişkilerine yasal ve kurumsal bir çerçeve sağlayarak sermaye birikimi sürecinin koşullarını düzenleyen devleti “reise” teslim etmeye rıza gösterip göstermeyeceği sorusuna bağlanmıştır. Soru şudur: (alt sınıfların siyasete kendi çıkarları adına müdahale etmesini sağlayacak programatik ve örgütsel yığınağın olmadığı koşullarda) sermaye, Marx’ın deyimiyle “egemenliğin zahmet ve tehlikelerinden kurtulmak için kendi politik egemenliğinden kurtulmaya” onay verecek midir? Başka bir deyişle, yeni rejimin akıbeti, hâkim sınıfın, devletin birlik ve bütünlüğünün Erdoğan’ın bedeninde sağlanmasına rıza gösterip göstermemesine bağlıdır. Şefçi rejimin istikrar kazanması, siyaseten zayıflamış da olsa hâkim sınıfın bir bütün olarak lidere boyun eğmeyi, liderce bütünleştirilmeyi, dolayısıyla siyaseten pasifize olmayı kabul etmesini gerektirmektedir.
Toplumu parlamenter yollarla örgütleme konusunda yetersiz kaldığı koşullarda sermaye sınıfı, bir yandan istikrarsızlaşan uluslararası ortamda kolektif çıkarlarını savunacak, içeride gündeme gelebilecek tehditleri bertaraf edip düzen ve istikrarı sağlayacak bir “güçlü-otoriter devlet” istemektedir elbette. Ancak öte yandan, bu “güçlü” devlet aygıtının “aşırı özerkleşerek” kendi siyasal etki ve konumunu tehlikeye atmasından da çekinmektedir. AKP’nin ilk dönemi sermaye sınıfı açısından bu dengenin sağlanabildiği bir evreydi. İkinci dönemiyse bu dengenin, yürütmenin aşırı özerkleşmesi lehine bozulmasına, yani toplumu oluşturan sınıf ve katmanların bu özerkleşmiş yürütmeye giderek daha fazla tabi kılınmasına tekabül ediyor.
Bu güçlü devletin sermayenin belli kesimlerinin siyasal müdahale kapasitesinin altını oyması, hatta sermaye birikim sürecini belli sermaye fraksiyonları lehine belirleyen bir el koyma aracına dönüşme istidadı göstermesi, yürütmedeki özerkleşmenin kabul edilebilir sınırları aşması ihtimalini gündeme getirmiştir. İşte hâkim sınıfın çeşitli sektörlerinin bu ihtimali, yani yürütme gücüne sahip siyasi personelin otonomisindeki artış eğiliminin mesela Erdoğan’ın “Merkez Bankası’nın Başkanı’nı görevden aldık çünkü laf dinlemiyordu” diyebilir hale gelmesi gibi “aşırıya kaçmasını”, kontrol dışına çıkmasını sineye çekip çekmeyeceği kritik soru olmuştur. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ya da düşük faiz ısrarı gibi başlıklar, Bonapartizme has bir özerkleşme dinamiğini, ekonomi yönetiminin “aşırı” siyasallaşması olarak ortaya koymuş, sermayenin belli fraksiyonlarıyla iktidar arasındaki esas gerginlik alanı da burası olmuştur.
Halihazırdaki durumun orta vadede iki olası sonucu olabileceği söylenebilir: Bonapartist girişim, taktik düzeyde bir iki geri adım atsa da neticede hâkim sınıfların rızasını “satın alarak” ve toplumun önemli bölümünün ataletinden istifade ederek “ite kaka” başarıya ulaşabilir; yani devletin birlik ve bütünlüğünün şefin bedeninde cisimleştiği rejim yerleşiklik kazanabilir. (Erdoğan’ın zamanında ettiği, “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz” gibi sözlerinin arkasında bu “satın alma”, Bonapartist rejimi hâkim sınıf nezdinde “parlatma” çabası bulunmaktadır.) Ya da Bonapartist girişim “siyaseten mülksüzleştirmeye” giriştiği hâkim sınıfın kimi sektörlerinin öne sürdüğü bir “normalleşme-restorasyon” girişiminin kurbanı olabilir. Ancak bu ikinci olasılık basitçe Erdoğanizm öncesine geri dönüş anlamı taşımayacaktır. Devletin yapılanışını otoriter doğrultuda dönüştüren kurumsal pratik ve düzenlemeler önemli oranda bizimle kalacaktır. Zira düzen içi fraksiyonlar arasında “güçlü devlet” konusunda bir uzlaşmazlık yoktur. Sorun, yürütmenin Erdoğan şahsında “aşırı” özerkleşmesidir. Tadil edilmek istenen husus da zaten bundan ibarettir. Dolayısıyla mesele demokrasi ya da demokratikleşme filan değildir.
