Şükrü Argın: “AKP Bir Devlet Projesidir”
Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "Bir Yol Kavşağında Türkiyeli Entelektüeller" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Seçim, Temsil ve Demokrasi" başlıklı 42. sayısında yayınlandı.
Birikim Dergisi’nin Ağustos 1999 sayısına yazdığınız “Modern Zamanlarda Sözün Statüsü” başlıklı makaleden hareketle, Türkiye’de sözün statüsünden bahsederek başlayabiliriz… Söz konusu makaleye bir despotik rejimler ile liberal demokrat rejimler ayrımı koyarak başlıyor ve liberal demokrat rejimlerde sözün değerini zaten yitirmiş olduğunu; öte yandan despotik rejimlerde sözün sahici bir silah olarak işlevini sürdürdüğünü ifade ediyorsunuz. Herhâlde artık 1999’un Türkiye’sinden başka bir ülkede yaşadığımızı ifade edebiliriz… Bugün baktığınızda Türkiye’de sözün statüsü üzerine neler söylersiniz? Öte yandan 2023 Seçimleri sizce sözün gücü bağlamında nasıl bir anlama sahip?
Eğer hafızam yanıltmıyorsa, bahsettiğiniz o makalede ben asıl olarak “modern zamanlarda”, daha doğru bir adlandırmayla “geç modern zamanlar”da sözün yaşadığı tedrici statü kaybına, yani giderek ağırlığını yitirişine dikkat çekmek istemiştim. Liberal demokratik rejimlerin sözün cehennemi, despotik rejimlerin ise cenneti olduğu anlamına gelebilecek ya da o anlama çekilebilecek bir fikrî bulanıklığa kapılmak da istemem, yol açmak da… Despotik rejimler dün de bugün de söz için bir cehennemdir. Bu konuda kimsenin şüphesi olamaz! Fakat liberal demokratik rejimlerin kendilerini bir tür söz cenneti olarak takdim edişlerine şüpheyle yaklaşılması, buralarda sözün aslında sözde cennetler içinde avutuluyor olduğu gerçeğine ya da hiç değilse ihtimaline dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
O makalede asli meselem buydu ve yine eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, Slavoj Zizek’in liberal demokrasilerde sözün statüsüne dair bir değerlendirmesinden hareketle, “despotik rejimler”de sözün “hiç değilse” bir ağırlığı olduğunu söylemiştim. Yani kararlı bir özlem değil de ikircikli bir yazıklanma ifadesi olarak sarf edilmiş “hiç değilse” babında… Yoksa ben de her aklı başında insan gibi, despotizmin hakiki cehennemi ile liberal demokrasinin sözde cenneti arasında tercih yapmak durumunda bırakılsam tereddütsüz ikincisini tercih ederim. Fakat elbette, başımdaki akıl sebebiyle değil, kelimenin tam manasıyla can havli ile ve söz konusu tercihin benim şahsi teveccühüm olmadığı bilinciyle… Dolayısıyla müteakip sorularınıza verdiğim yanıtların aklı başında bir entelektüelin verdiği soğukkanlı, rasyonel karşılıklar olarak değil, köşeye sıkış(tırıl)mış sıradan bir yurttaşın can havli ile verdiği yanıtlar olarak görülmesini isterim.
Açıkçası sözün statüsü bakımından bugün dünden farklı bir yerde olduğumuzu düşünmüyorum. Hele bir de şu “hakikat ötesi” denen, benim “hakikat aşrı” demeyi tercih ettiğim hâl hesaba katılırsa, sözün başının bugün dünden çok daha fazla belada olduğunu söyleyebiliriz. Lakin bu kritik meseleyi şimdilik bir tarafa bırakalım. Yeri geldiğinde sözün hâldeki akıbetine dair bazı tespitlerimi paylaşacağım elbette, fakat şu an bizi can havli ile davranmaya iten bazı sebeplere işaret etmem daha yerinde olacak. Zira ben dün sözün statü kaybı ile yurttaşın, bireyin ya da yurttaş/birey gruplarının politik inisiyatif kaybı arasında sıkı bir alaka olduğunu düşünmüştüm ki bugün sanırım bilhassa bunun üzerinde durmak gerek.
Bruno Latour’un terminolojisine başvurarak bir “modern anayasa”dan söz edebilirsek eğer, bu anayasanın ilk ve yegâne kurucu ilkesinin otonomi ideası olduğunu söyleyebiliriz. Yani modern insanın kendi yasasını kendisinin koyması, kendi hayatını ya da kaderini veyahut tarihini kendisinin belirlemesi, hatta kendi adını kendisinin koyması… Latour malum olduğu üzere bu anayasa ve onun bu ilkesine son derece haklı şerhler düşmüştür, fakat elbette bunu yapan ilk kişi de değildir. Örneğin Karl Marx da – çok daha önceden – bu anayasa ve onun ilk ve yegâne kurucu ilkesini teşhis etmiş (“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.”) fakat derhal şerhini düşmüştü: “Elbette kafalarına estiği gibi değil, geçmişten devraldıkları şartlar altında…”
Söz konusu şerhin meramını, yani teşhisi derhal iptal etmek yerine özenle korumaya çalışmasını idrak etmek için Marx’ın görünürde çelişik iki farklı sözünü birlikte düşünmek gerek. Bunlardan ilkinde Marx “şimdiye kadarki insanlık tarihi”nin “bir sınıf mücadelesi tarihi” olduğunu söyler; ikincisinde ise, sosyalizm ile birlikte “insanlığın tarih-öncesi”nin sona ereceğini müjdeler. “Tarih-öncesi” olarak nitelenen bir tarih… Bir çelişki mi bu? Değil elbette, zira Marx söz konusu modern anayasa ilkesinin külliyen ancak sosyalizm koşulları altında gerçekleşecek olduğunu, sınıf mücadelesi yürütülen “tarih-öncesi” koşulları altında sadece sınırlı olarak geçerli olabileceğini söyler. Başka bir deyişle, insanlar kendi tarihlerini ancak sosyalizm koşulları altında kendileri yazacaklardır; sınıf mücadelesi koşulları altında bu ilke ancak George Orwell’in meşhur sözüne tercüme edilerek ifade edilebilir: “Bütün insanlar kendi kaderlerini kendileri yapar, fakat bazı insanlar daha fazla yapar.”
Sınıf mücadelesi koşulları altında bir sınıfın mensuplarının kendileri için belirlediği yazgı (destinity) diğer sınıflar için dayatılmış bir kader (fate) hâline gelebilir. Fakat bu kadere maruz bırakılmış sınıfların bu koşullar altında kendi otonomi ya da öznellik kapasitelerini tamamen yitirdikleri anlamına gelmez. Söylenebilecek tek şey, sınıflı toplumlarda ve sürekli sınıf mücadelesi koşulları altında bu kapasitenin eşitsiz dağıtılmış olduğu, yani sınıfların ve hatta onların her bir mensubunun öznellik kapasitesinin göreceli ve dolayısıyla asimetrik olduğudur.
Marx’ın yukarıda alıntıladığımız meşhur sözlerindeki bir ifadeye daha dikkat çekebiliriz: O insanlığın “tarih-öncesi” tarihinin baştan sona bir sınıf mücadelesi tarihi olduğuna işaret ederken sınırı “şimdiye kadarki” ifadesiyle çekmişti. Bu sınır şüphesiz kapitalizmin hükümranlığını ilan ettiği tarihsel ânı işaretler. Dolayısıyla karşımıza çok daha ilginç bir soru çıkar: “Şimdiye kadarki” tarih sınıf mücadelesi tarihidir de o andan itibaren, yani kapitalizm koşulları altında yaşanacak olan nedir? Şüphesiz Marx kapitalizm koşulları altında sınıf mücadelesinin sona erdiğini düşünmez, fakat doruğuna çıktığını ve sona ereceğine inanır. Çektiği o sınır önemlidir, zira sınıf mücadelesinin büründüğü antagonistik hâle dikkat çekmek ister.
Marx için – deyiş yerindeyse – kapitalizm-öncesi, sınıf mücadelesinin “cehennem”idir, kapitalizm “araf”ı, sosyalizm de “cennet”i. Böyledir, çünkü kapitalizm-öncesi sınıf mücadeleleri hemen her zaman “tripolar” mücadeleler olmuştur. Yani basitleştirirsek bir tarafta muktedirler vardır, diğer taraflarda da madunlar ve müstakbel muktedirler. Madunlar direnir, isyan eder ve nihayetinde bu mücadelenin kerevetine yeni muktedirler kurulur. Köle sahipleri gider, toprak beyleri gelir, onlar gider sermaye sahipleri gelir. Evet, tarihi burada da kitleler yazar, fakat onlar bu tarih yazımında yazar değil olsa olsa kalemdirler sadece ve işleri bittiğinde, hüküm verildiğinde kırılırlar. Buna karşılık, kapitalizm koşulları altında sınıf mücadelesi “bipolar” hâle gelir, bir tarafta burjuvazi, diğer tarafta da proletarya vardır. Marx’ın “sınıfların varlığını ya da bunlar arasındaki mücadeleyi keşfetme onuru bana ait değildir… yaptığım yenilik şunları kanıtlamaktı: 1) sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihi aşamalar ile sıkı ilişki içerisinde bulunduğu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı, 3) bu diktatörlüğün kendisinin de sadece, bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret olduğu” sözlerini bu çerçevede anlamak gerek.
Bugün birçok kişi Marx’ın bu katkılarının bilhassa son ikisine müstehzi biçimde gülüp geçecektir, fakat ben Marx’ın sosyalizmi sınıf mücadelesinin zorunlu “cennet”i olarak tarif edişine – söz konusu ifadenin yüzeysel manası çerçevesinde – katılmasam da – daha derin bir mana çerçevesi içinde – kapitalizmi bu mücadelenin “araf”ı ve sosyalizmi de kapitalizmin tek alternatifi olarak konumlandırışında büyük bir hakikat payı olduğunu düşünüyorum. Komünist Manifesto “cennet”i muştulamıştı; buna karşılık Kapital – belki tamamlanmamış son cildi buraya giden yolu tarif edecekti ama – olduğu hâliyle tam da bu kapitalist “araf”ı tasvir eder ki bugün bizzat George Soros gibi sermayedarlar tarafından dahi büyük ölçüde tasvip edilen gerçekçi bir tasvirdir bu.
Böyle genel bir teorik çerçeve kurdum, çünkü sorularınıza ancak bu çerçeve içinde manidar yanıtlar verebileceğimi düşünüyorum. Marx dün bizatihi sermayenin dahi kendini emek cinsinden tanımladığı, proletaryanın yüksek bir öznellik kapasitesi taşıdığı bir dünyanın düşünürü idi, oysa bugün biz yetmişlerin ortasından itibaren şekillenen neo-liberal küresel kapitalizmin – bizatihi emeğin dahi kendini sermaye cinsinden tanımladığı ve dolayısıyla söz konusu kapasitesini büyük ölçüde yitirdiği, hatta bir güç değil aksine güçsüzlük, kırılganlık figürüne, yani “prekarya”ya dönüştüğü – asimetrik güç dünyasında yaşıyoruz. Üstelik bu “yeni cesur dünya” sadece proletaryanın değil, bizatihi modern kurucu figürlerin – yani kendi kaderini kendisi tayin eden özel bir şahsiyet olarak bireyin, siyasal bir şahsiyet olarak yurttaşın ve tüzel bir şahsiyet olarak ulus-devletin – öznellik kapasitelerini de ciddi biçimde zayıflatmıştır. Kısacası yukarıda bahsettiğimiz “modern anayasa” krizdedir bugün; öncelikle de onun ilk ve yegâne kurucu ilkesi olan otonomi ideası… Böyle bir durumda, bilhassa bir politika mecrası ya da mahalli olarak sözün pek bir kıymet-i harbiyesi olmayacağı aşikardır sanırım.
AKP, kronikleşmiş bir dizi toplumsal sorunu deyiş yerindeyse siyasal bir avantaja dönüştürerek iktidara geldi. Kürt sorununun 2000’lere doğru ulaştığı boyut, insan hakları ihlalleri, Susurluk hadisesinden sonra daha da gün yüzüne çıkan çeteleşme, askeri vesayet ve Avrupa Birliği Üyeliği gibi o günün koşullarında Türkiye siyasetine yön veren gerçeklikler karşısında AKP, dindar ama görünüşte liberal bir tavır takınarak belki de Türkiye’nin en önemli virajlarından birini kendi lehine çevirdi. Açıkçası aradan geçen yirmi sene gösterdi ki, Siyasal İslam bazı demokratik adımların atılabileceği somut koşulları sömürgeleştirmiş ve Türkiye 90’ların da gerisinde, çarpık bir Milliyetçi Cephe’nin iktidarıyla karşı karşıya kalmıştır. Örneğin geçmişte LGBTQ+’ların haklarını anayasal güvenceye almaktan söz edenler, hatta Genç Siviller’in eylemlerinde gökkuşağı bayrağının dalgalandırılmasından memnuniyet duyanlar bugün nefret mitingleri düzenliyor; yine aynı şekilde Kürt sorununda bir dönem barışçıl çözümden söz edenler bugün Türk Milliyetçileri’yle iş tutuyorlar. Sizce yirmi senede yaşanan bu iklim değişikliği, heba edilmiş demokratik dinamikleri de düşünürsek nasıl bir siyasi kültür yarattı?
Öncelikle şunu söyleyeyim ki “modern anayasa”nın krizde olması, onun yürürlükten kalktığı anlamına gelmez. Bu – biri olumlu diğeri olumsuz – iki anlama gelir. Bu “anayasa”nın krize rağmen hâlâ yürürlükte olması olumlu manada sınırlı da olsa hâlâ kaderimizi belirleme imkânlarına sahip olduğumuz anlamına gelir. Fakat öte yandan, hâlâ sanki hiç kriz yokmuşçasına, dolayısıyla kendi kaderimizin hakimiymiş gibi hissedip davranmayı sürdüğümüz anlamına gelir ki bu his ve davranış hiç de hayra alamet değildir, çünkü nihayetinde bizi bir hayal alemine hapseder. Kendi hâllerimizden daha sonra bahsedeceğim, fakat şimdilik sorunuzdaki bir probleme, elbette bana böyle görünen bir noktaya dikkat çekeyim. Burada bir özne var: AKP ya da siyasal İslam. Şartları, meseleleri kendi lehine çevirip iktidara gelen ve ardından kendi siyasi kültürünü dayatan politik bir özne… Peki ama doğru bir perspektif mi bu? Ben şahsen AKP’nin proje sahibi bir politik özne olmaktan çok aslen ve esasen bir devlet projesi olduğunu düşünüyorum. ‘Devlet’ten kastım, elbette Bahçeli falan değil, bizatihi devlet! Dolayısıyla, bugün karşı karşıya olduğumuz ya da içinde yaşadığımız durum, AKP’nin ya da siyasal İslam’ın önce sinsice -adım adım- iktidara gelip ardından -hızlıca- alenen devleti İslamileştirmesi falan değil, aksine bu işi bizatihi ve bilfiil alenen ve sinsice devletin yapması. En azından 12 Eylül’den itibaren…
Yukarıda “yeni dünya düzeni”nin tüzel bir şahsiyet olarak ulus-devlet figürünün öznellik kapasitesini zayıflattığından bahsetmiştim. Bu şüphesiz daha çok göreceli olarak zayıf devletlerin başına gelen bir şey. Örneğin Lean J. Cohen “yeni dünya düzeni” mücadelesinde “eşit egemenlik” ile “emperyal hak” paradigmalarının karşı karşıya geldiğinden ve ikincisinin galebe çaldığından bahseder ki bu bir bakıma “ulusların kendi kaderini tayin etme” ilkesi çerçevesinde düzenlenen görece sakin bir dünyanın yerini emperyal müdahaleye açık yeni çalkantılı bir dünyaya bırakması anlamına gelir. Devletler doğal olarak bu yeni dünya düzenine ayak uydurmak üzere kendi çaplarında muhtelif çabalara girdiler ve türlü hâllere büründüler ki Bob Jessop “Küreselleşen Sermayenin Mekânsal-Zamansal Dinamikleri ve Bunların Devlet Gücü ile Demokrasi üzerindeki Etkileri” başlıklı önemli bir makalesinde, devletin uğradığı işte bu transformasyon sürecini ele alır.
Jessop’a göre, sermayenin küreselleşmesinin en önemli politik sonucu, egemenliğini münhasıran belirli bölgesel sınırlar (yani bir yurt) içinde icra eden ve temelde bir “güç konteynırı” olarak örgütlenmiş eski devlet tipinin yerini; egemenliğini görece geniş bir politik ağ içindeki bir “kesişim noktası”, bir “düğüm” olarak şekillendirip icra etmeye çalışan ve bu sebeple kendisini esasen bir “güç konnektörü” – elbette aynı zamanda da bir “güç kollektörü” – olarak ve dolayısıyla iktidarlarını esasen bulundukları mekândan, yerden ve oranın yerlilerinden (yani yurttaşlardan) aldıkları rıza ile değil, esasen temporal/küresel güç ağında ya da buna eklemlenmiş alt-güç ağlarında işgal ettikleri, edebildikleri konumlardan, bu ağ ya da alt-ağlarla kurdukları, kurabildikleri bağlantılardan çektikleri güçle meşrulaştıran yeni bir devlet tipine bırakması olmuştur. Bu bir bakıma ulus-devletin sonudur, fakat asla devletin ya da devletlerin değil elbette. Olan, devlet ile ulus arasındaki bağın kopması değilse de incelmesi, yani küresel ağa eklemlenen devletlerin, elbette görece zayıf devletlerin meşruiyetlerini uluslarından değil esasen bu küresel ağdan çekip almak durumunda kalmalarıdır ki Türkiye’de de devlet uzunca bir süredir kendi çapında bunun mücadelesini veriyor diyebiliriz.
AKP iktidarını mümkün ve yirmi yıldır baki kılan şey, Türk Devleti’nin bu yeni dünya düzeninin yarattığı yerel ve küresel ve de bu ikisinin iç içe geçtiği bölgesel türbülans içinden sağ salim çıkma mücadelesi olarak görülebilir. Türk Devleti, AKP vasıtasıyla hem ılımlı İslam talebini karşılayarak küresel güç ağına bağlanma imkânı yakaladı hem de içerde Kürt meselesinin halli için Sünni İslam kartını masaya sürdü. Kısacası konjonktür – yurtta ve cihanda – bu yönde bir hamleyi makul ve hatta makbul kılmıştı. AKP’nin 2001’de kurulup 2002’de iktidara gelişini başka türlü açıklamak bana imkânsız geliyor. CHP’nin bu süreç boyunca, elbette ilk evre içinde benimseyip sergilediği gönüllü muhalefet ve MHP’nin bu sürecin ilk evresinde benimseyip sergilediği tatlı-sert fakat her halükârda mutedil muhalefet ile ikinci evresinde AKP ile kurduğu cansiperane ittifak da başka türlü anlaşılamaz geliyor bana.
İki evreden söz ediyorum, zira Arap Baharı’nın kışa dönüşüyle birlikte, ilk evredeki konjonktürel eşzamanlılık hızla ortadan kalktı ve AKP iktidarı küresel güç ağındaki ayrıcalıklı yerini kaybetti. Dolayısıyla biz de cihanda tayin edildiği ılımlı İslamcılık misyonundan nemalanan AKP iktidarının giderek zayıflamış, içe çekilmiş Sünni İslamcı çehresiyle baş başa kaldık. İlk evreyi anladık, peki ama bu ikinci evreyi nasıl açıklayacağız? Niçin hâlâ AKP iktidarında yaşıyoruz? Benim bu soruya naçizane yanıtım şu: Çünkü Türk Devleti an itibari ile henüz küresel güç ağına hem güvenli, verimli ve – elbette “emperyal hak” ilkesi çerçevesinde şekillenmiş yeni dünya düzenindeki anlamıyla – “meşru” hem de yerel/bölgesel Kürt meselesinin kendi lehine çözümüne halel getirmeyecek bir bağlanma yolu bulamadı.
Fakat son gelişmeler, yani CHP’nin muhalefetini giderek sertleştirmesi, İyi Parti’nin merkez sağda konumlanarak güç toplaması, Altılı Masa etrafındaki toplanmalar vs. böyle bir arayışın emareleri olarak görülebilir. Verdiğim örneklerden de anlaşılır olmalı, olası 2023 seçiminin bir tür referandum formunda dizaynı, yani parlamenter mi yoksa başkanlık rejimi mi sorusunun bir yol ayrımı işareti olarak formüle edilmesi, meselenin millet iradesinin teveccühüne havale ediliyor gibi görünmesine rağmen aslında devletin – ya da devlet aklının diyelim – kasti politik tereddüdünün ifadesi olarak görülebilir. Kısacası, bir kavşakta değil, daha ziyade bir yol ayrımındayız ve esasen devletin belirlediği bir yol ayrımı bu.
Sorunuza – ki son derece somut meramı vardı – epeyce soyut bir çerçevede yanıt verdiğimin farkındayım. Elbette burada çizdiğim tablonun epeyce karanlık olduğunun da… Ancak, şahsen, durumun bu olduğunu ve bu karanlığa gözlerimizi kaçırmadan bakma cesareti göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Öznellik kapasitemizi arttırmak için, öncelikle bu kapasitemizin an itibari ile ne durumda olduğuna dair bir farkındalık geliştirmemiz gerek.
Yukarıdaki soruya bir ek olarak, yirmi sene önceki demokratikleşme dinamiklerine benzer dinamiklerin, bugün farklılaşmış bir şekilde de olsa yeniden önümüze çıktığını ve 2023 Seçimlerinin Kürtleri, laikleri, kadın hareketini, cinsel yönelimi yüzünden ayrımcılığa maruz kalanları ve emekçileri bir araya getirebilecek bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün mü? Eğer öyleyse muhalefetin bu fırsatı doğru değerlendirebilmesi nelere bağlı?
AKP’nin ya da siyasal İslam’ın, ilk evresinde “demokratikleşme dinamikleri”nin rüzgarını arkasına alarak yükseldiği, fakat bunları tedricen sömürgeleştirdiği doğru. Fakat bunun esasen devlet aklının ameli olduğunu, AKP’nin bunun sadece amelesi olduğunu asla gözden kaçırmamak gerek. Malum, bu ilk evrede AKP’de vücut bulduğu düşünülen siyasal İslam, sağlı sollu liberaller tarafından bir halk hareketi olarak görüldü ve gösterildi. Ya da en azından “çevre”nin “merkez”e hayırlı hücumu olarak… Ben bir sosyalist entelektüelimizin şu mealde bir ifadesine bile şahit olmuştum o zamanlar: “Demirel halkın içinden çıkmış bir lider, oysa Erdoğan halkın ta kendisi.”
İkinci evrede, yani AKP’nin Gezi esnasında ve sonrasında sergilediği nobran siyaset çizgisi bağlamında Erdoğan’ın bu özelliğinin, aynı cenahtan başka bir entelektüelimiz tarafından bir kez daha altının çizilmesine de şahit oldum. Elbette bu kez söz konusu özellik “merkez”e diklenen “çevre” bağlamında bir övgü değil, aksine popülist siyaset eleştirisi bağlamında bir yergi vesilesi yapılmıştı. Kısacası, bildiğimiz kadim mutasyon: “halk”ın “avam”a dönüşüvermesi. AKP ne dün bir melek olarak ne de bugün bir şeytan olarak demokratik süreçler marifetiyle devleti ele geçirmiş bir halk hareketi falan değil. Bir melek iken sonradan şeytana dönüşmüş de değil. Onun bir devlet projesi olduğu gerçeğini hiç akıldan çıkarmamamız gerek. Elbette hiçbir devletin tek bir projeyle yetinmeyeceğini de… ‘Devlet’ denen kurumun, şeytanın pabucunu meleğe giydirme, meleğin kanatlarını şeytana takma işinin erbabı olduğu gerçeğini de…
Dün fiziki ve virtüel kamusal alanın her köşesinde rastladığımız Genç Siviller şimdi nerede? 2010 Referandumu sonrasında “Halk Yönetime El Koydu” manşetiyle çıkan Taraf Gazetesi’ne ne oldu? O kritik referandum öncesinde hemen her ekranda karşımıza çıkan “Evet”çi liberal, sol liberal, liberal sol ve hatta sosyalist yorumculara ne oldu? Referandum sonrası onları bir daha hiçbir ekranda göremedik, sonuçların sıcağı sıcağına değerlendirilme seanslarına dahi davet edilmediler. Emin olun bunu bir husumet hissiyle söylemiyorum. Yani ha bire “Yetmez ama evet”çi konumun hatasından bahsetme takıntısının ayartısına kapılmak istemem. Fakat tam da ilave sorunuzu yanıtlamak için burada kritik olduğunu düşündüğüm bir noktaya dikkat çekmeliyim. Şahsen benim fikri ve fiziki çevremde bu konumu savunan birçok arkadaşım vardı ve benim onlara itirazım esasen birbiriyle yakından alakalı iki gerekçeye dayanıyordu. Birincisi, bunun bir konum olmadığını, yani “Yetmez ama evet”in “Evet de yeter” demeye teşne hegemon bir konumun girdabından kendisini kurtaramayacağını düşünüyordum. İkincisi böyle ya da şöyle bir adlandırma marifetiyle kendimize öznellik kapasitesi bahşedemeyeceğimiz kanaatindeydim. Kısacası, bir adlandırma marifetiyle “Evet” konumu içinde kendine ait başka bir konum açma arzusu beyhudeydi ve asıl önemli olan şu ki böyle bir özne olma, politik inisiyatif alma, öznellik kapasitesi sergileme hissi o an itibari ile son derece tehlikeli biçimde avutucuydu.
2010 Referandumu arifesinde iktidar yanlısı bir televizyon kanalında İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde toplanmış bir grubun askeri vesayete son vermek, 12 Eylül’ün hesabını sormak için Evet Kampanyası’na destek vermek amacıyla düzenlediği bir gösterinin haber olarak servisine şahit olmuştum. Tam da siyah kıyafetlerin baskın olduğu, kara bayraklar altında toplanmış bir grup anarşist genç görüntüleri üzerine spiker şöyle bir şeyler söylemişti: “İşte aydınlık Türkiye’nin aydınlık gençleri!” O gibi gençlerin daha sonra aynı kanalda Satanist olarak etiketlenip taşlandığına da şahit oldum. O gençler, o gün orada kendilerini kendi kaderlerinin yazarı olarak görüyorlardı elbette. Ne güzel bir his!
Lakin devletin kendine ve tebaasına biçtiği kaderin yazımında sadece bir kalem işlevi gördüler ve sonrasında da kırılıp atıldılar. Bugün biz de böyle bir eşikteyiz. Kendi kaderimizin yazarı mı olacağız, yoksa bize biçilen kaderin kalemi mi? Ben açıkçası yazar rolüne soyunmamızın an itibari ile pek mümkün olmadığı kanaatindeyim. Fakat böyle bir zanna kapılmayıp nihayetinde bir kalem olduğumuz gerçeğiyle yüzleşirsek en azından nihayetinde kendimizi kırılma hissinden kurtarabileceğimizi düşünüyorum. Dikkat: Böylece, sonuçta kırılmaktan kurtulabiliriz demiyorum, sadece kendimizi hiç değilse sonuçtan kırılmamaktan sakınabileceğimizi kastediyorum. O meşhur ifadeyle söylersek, bizi öldürmeyen, güçlendiren bir kırılmadan… Yani başımıza gelmeyen, öngördüğümüz bir kırılmadan…
Dün devlet Türkiye’deki mevcut, yani fiili ya da potansiyel demokratikleşme dinamiklerine AKP eliyle el koymuştu; bugün bu dinamiklere bu kez Altılı Masa marifetiyle el koyması da mümkün, hatta muhtemeldir. Bugün ne yazık ki bu dinamikleri – tıpkı dün olduğu gibi – başka bir Türkiye inşası hizmetine koşacak radikal bir muhâlif konumdan yoksunuz. Böyle bir Türkiye tahayyülüyle yaşayanlarımız var elbette, fakat bu fikrin hayata geçirilebileceği mahâller bir yana, zikredileceği zeminler dahi yok. Dolayısıyla, müesses Türk Devleti’nin şimdi şöyle mi görüneyim, yoksa böyle mi görüneyim sorusuna muhatap olmak dışında alternatif bir komuma çekilme lüksümüz de yok. Buradayız! Buradan başlayacağız. Önümüze konan ahret sorusu ortada: Eski fakat güçlendirilmiş parlamenter rejim mi, yoksa başkanlık ya da fiili tek adam rejimi mi?
İlkine evet demek dışında başka bir seçeneğe sahip olduğumuzu düşünmüyorum. Üçüncü, bir seçenek takdim edecek gücümüz olduğunu hiç düşünmüyorum. Başka bir deyişle, mantıktaki şu meşhur duruma hapsolmuş gibiyiz: üçüncü hâlin imkânsızlığı. Peki ama, bu bizi bir tür yeni bir “Yetmez ama evet” hâline mi mahkûm eder? Bence evet, eder! Fakat bunun bir hapsolma hâli olduğunu kabul edersek, kendi güçsüzlüğümüzle, aczimizle yüzleşme cesareti gösterirsek buradan kurtulma ihtimalimiz de belirir. Özgür olmak için önce özgür olmadığımızı; özne olmak için de önce özne olmadığımızı kabul etmemiz gerek. Zira özgürlük de özne olmak da bir meziyet değil maharettir ve bu sebeple, doğuştan getirilmez ancak deneyimlerle edinilir; usulca, yavaş yavaş ve bir çığ gibi için için giderek çoğalarak… Bugün, evet, parlamenter rejim seçeneğine “Evet” demekten başka makul bir seçeneğe sahip olmadığımızı; dolayısıyla, aslında bir tür seçeneksizlik hâlinin ifadesi olan bu eşikte “ama” ile askıya alınmış bir “Evet” demekten başka imkâna sahip olmadığımızı düşünüyorum. Fakat bugün o “ama”yı seçim öncesinde askıya alınmış bir tereddüt ifadesi olarak değil de seçim sonrası aktive edilecek bir kararlılık beyanı olarak kullanabiliriz.
Kritik olduğunu düşündüğüm bu teklifi daha sonra, bana yönelttiğiniz son soru vesilesiyle açmaya çalışacağım, fakat şimdi, ilave sorunuza geri dönerek aynı ölçüde kritik olduğunu düşündüğüm bir noktaya daha dikkat çekmek isterim. Türkiye’de an itibari ile görece güçlü bir Kürt hareketinden, o denli olmamakla birlikte yine de güçlü bir kadın hareketinden, ilk ikisinden mukayese götürmeyecek denli zayıf olmakla birlikte kendi çapında bir güç sergileyen LGBTQ+ hareketinden, hatta AKP iktidarının ilk evresinde sokaklara dökülmüş, ancak ikinci evresinde tedricen bir nevi zihinlere çekilmiş sönük bir laiklik hareketinden, hülasa muhtelif kimlik siyasetlerinden söz edilebilir elbette.
Fakat bir emek hareketinden, dolayısıyla bir sınıf siyasetinden söz edilebilir mi? Sanmıyorum! Sınıftan, sınıf siyasetinden söz edenler var elbette, fakat kendisinden bahsedilen bu sınıfın mensuplarından herhangi bir çıt çıkıyor mu? “Ah” nidaları çıkıyor elbette, hem de sık sık, fakat bir çift laf çıkıyor mu? Onlar adına söz alan partilerden, STK’ların, yurttaş inisiyatiflerinin veya muhtelif meslek örgütlerinin eşitlik, adalet ve kardeşlik nutuklarından değil, bizatihi emekçilerin şahsen ve bir sınıf olarak haykırışından bahsediyorum. Sınıf derin bir sükût içindeyken, radikal bir sınıf siyasetinde ısrar edilemez. Israr edilirse de sonuç kaçınılmaz olarak aynı ölçüde derin bir sukut-u hayal olur. Zira sınıfın gıyabında bir sınıf mücadelesi söz konusu olamaz.
Marx’ın kapitalist “araf”a ve burada cereyan eden bipolar sınıf mücadelesine vurgusunun yerindeliğine itirazım yok. Kapitalizm güçlü kimlik hareketleriyle birlikte olabilir. Örneğin – burada andığımız için kullanıyorum – tamamen Kürtlerden ya da Türklerden, aynı şekilde tamamen kadınlardan ya da erkeklerden veyahut heteroseksüel ya da homoseksüel vs. bireylerden müteşekkil bir kapitalizm düşünülebilir, fakat tamamen patronlardan ya da işçilerden müteşekkil bir kapitalizm asla düşünülemez ki Marx’ın bu bipolar sınıf mücadelesinin zaruri antagonistik doğasına dair tespitinin manası da budur sanırım. Dediğim gibi benim bu tespite hiçbir itirazım yok. Fakat biz bugün başka bir dünya tahayyül ve inşa etmenin değil, başka bir Türkiye tahayyül ve inşa etmenin güçlükleriyle boğuşmak zorundayız. Üstelik, bugün biz devletin önümüze koyduğu seçenekler dışında başka bir seçenek teklif edebilecek güçten yoksun olduğumuz gibi, kimlik siyasetleri dışına çıkan başka bir muhalefet tarzı örgütleme imkânına da sahip değiliz ki bu güçsüzlüklerin her ikisinin de sebebi aynıdır aslında: Sınıf mücadelesi zemininin ve mecrasının yokluğu ya da daha gönül rahatlatıcı bir ifadeyle zayıf ve kırılganlığı.
Türkiye’nin somut koşulları itibariyle, 2023 Seçimleri’ne yönelen siyaset neredeyse tümüyle bir ittifaklar yarışmasına indirgenmiş durumda ve sosyalistlerin de büyük bir bölümü, kanaatlerden hareketle iki ayrı siyasi cephe oluşturma ve bu cepheleri ittifaklar siyaseti kapsamında birer güç odağına dönüştürme arayışına gitti. Özetle, Türkiyeli sosyalistlerin de önemli bir bölümü sözünü ettiğimiz ittifaklar yarışmasına dahil olmayı tercih etti; öte yandan bu siyasi cephelerin dışında kalan da hatırı sayılır bir sosyalist toplam var. Bütün bu siyasi pozisyonlar çerçevesinde siz, Türkiye’de sosyalistlerin seçim siyaseti bağlamındaki tutumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Burada belki de ana muhalefet odağının Altılı Masa ile muhafazakar/dindar siyasete de kapılarını sonuna kadar açtığını, hatta bu siyasi odakları etkilemek adına son derece yoğun bir çaba harcadığını da not etmek gerekiyor…
Öncelikle burada, yukarıda ima etmiş olduğum bir soruyu açıkça formüle edeyim: Müstakbel 2023 seçimi bizim önümüze bir yol ayrımı mı koyuyor, yoksa bir kavşak mı çıkarıyor? Benim kanaatim ilkinin söz konusu olduğu yönünde: Biz bu seçimde şu tek adam rejimi doğrultusunda yürümeye davam etmeye veyahut eski fakat yenilenip güçlendirilmiş bir parlamenter rejime geri dönmeye karar vereceğiz. Bu tekliflerin ilki kendine “Cumhur İttifakı”, ikincisi de “Millet İttifakı” adını veriyor. Elbette Türkiye “cumhur” ve “millet”ten ibaret değil, “halk” – hatta “halklar” – ve bu tabirlerin hiçbirinde kendini bulamayan sosyalistler de var. Doğal olarak onlar seçim sath-ı mailini bir tür kavşak olarak tahayyül etmeyi tercih ediyorlar.
Dolayısıyla, an itibari ile önümüzde dört yol açılmış gibi: Cumhur İttifakı, Millet İttifakı, Emek ve Özgürlük İttifakı ve Sosyalist Güç Birliği. Bu ittifakların şu an fiilen en güçlü olanı şüphesiz Cumhur İttifakı’dır. Zira seçime büyük ölçüde kendilerinin belirlediği koşullar altında girecekler. Millet İttifakı demokrasiyi sandıktan çıkarmaya çalışacak, fakat biz biliyoruz ki demokrasi, sandığın içinden çıkacak bir şey değildir, tam tersine sandığı kuşatan koşullarla alakalı bir şeydir. Fakat buna rağmen bu ittifakın potansiyel olarak ikinci büyük güç olduğunu söyleyebiliriz. Zira kendini, demokrasiyi sandıktan çıkarmış güya devrimci bir parti imiş gibi sunan AKP’ye karşı rövanşı aynı şekilde elde edebilecek sözde devrimci bir ittifak olarak lanse etme şansı vardır, elbette bu senaryolara kafa yoran devlet aklını AKP’nin altından çekip kendi yanına çekebilirse… Daha doğrusu devletin – her daim konjonktürü gözeten – mütereddit aklı oraya değil de buraya yatarsa…
Diğer iki alternatifin – ki Türk sosyalistleri büyük ölçüde bunlar arasında dağılmış görünüyor – herhangi bir güce sahip olup olmadıkları, dolayısıyla bir alternatif olarak değerlendirilip değerlendirilemeyecekleri son derece tartışmalıdır. HDP’nin öncülük ettiği Emek ve Özgürlük İttifakı’nın göreceli bir gücü, hatta söz konusu seçimde kritik – yani hem kilit hem de anahtar olabilecek – bir rolü olduğu söylenebilir. Lakin bu güç, karşı taraflara ne kendi tercihini – yani adayını – tercih ettirme gayesi taşır ne de böyle bir inisiyatife sahiptir ve an itibari ile kendisinin – münhasıran – hem kültürel hem de siyasal olarak karşı taraf (Cumhur ya da Millet İttifakı değil bizatihi Türk Devleti) nazarında iradi ya da gayrı iradi tanınması davasına hasredilmiş gibidir.
Bir güç, bir öznellik kapasitesi midir bu? Evet, öyledir. Zira arzuladığı tanınmayı elde etse de etmese de bir şekilde bir şeyler kazanır ve bu pozitif ya da negatif kazancın da ötesinde, kendi adayını seçtiremese de kimin kazanacağını belirleyebilir. Ancak daha önce değindiğim şu üçüncü hâlin imkânsızlığı meselesi göz önüne alınırsa, bu ittifakın bileşenleri arasında, en azından HDP ile TİP’in murat ettikleri birincil şey arasında örtük bir çelişki olduğu söylenebilir. HDP -haklı olarak- Kürtleri kültürel ve siyasal olarak tanımayan bir Türkiye’nin asla yeni sıfatını hak etmeyeceğini ve taşıyamayacağını düşünüyor. Dolayısıyla, günün sonunda kendisi için Cumhur ile Millet ittifaklarının adayları arasında hiçbir fark olmadığı hissine – elbette yine haklı olarak – kapılmaya meyyaldir. Buna karşılık TİP’in birincil muradı – en azından benim izlenimime göre – mevcut iktidardan kurtulmak olarak formüle ediliyor ki söz konusu his ile bu murat arasında örtük bir çelişki, en azından tetikte bekleyen bir gerilim olduğu söylenebilir. HDP Türkiye’de nihayetinde devletin zatıyla mücadele eden yegane parti (ki o bu vasfını esasen yukarıda andığımız emperyal küresel ağdan çektiği, çekebildiği güce borçlu), oysa TİP ya da diyebiliriz ki an itibarı ile Türk solunun geneli yakasını aynı devletin suretleriyle mücadeleye kaptırmış gibi ve dolayısıyla, onların hâlleri – ne yazık ki – yel değirmenlerine meydan okuyan o meşhur şövalyenin trajik hâlini anımsatıyor (zira o emperyal küresel ağa bu hâlleri ile ne bir el ya da kol atabilirler ne de oradan onlara herhangi bir güç bahşedilir).
Dördüncü ittifaka gelince… Trajik şövalyelik hâli kendisini sanırım en çok burada gösteriyor. Zira bu ittifakın, yani Sosyalist Güç Birliği’nin gücü ve öznellik kapasitesi diğerleri ile mukayese götürmeyecek denli zayıftır. Bu dünyanın müesses nizamını başka bir dünya düzeni talebiyle sarsan tekinsiz yabancılar değil de sanki buraya başka bir dünyadan gelmiş saf turistler gibidirler. Ya da kanıksanmış hâliyle ifade edelim: Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışanlar… Kısacası, trajik burada aksi olan komik ile değil, bizatihi kendisiyle çarpışır ve dolayısıyla ortalığa saçılan ironi olur. Öyle ya, bu konumun -tam da bu trajik anda- kendine seçtiği ad bile bir hayli ironik değil midir? Ne yazık ki böyledir, hem de iki sebeple. Birincisi, kendilerine “Birlik” adını vererek ittifak politikalarının dışında bir politika izledikleri izlenimi yaratmaya çalışmaları ironiktir. Zira birlik ile ittifak arasında ne politik ne de semantik bir fark vardır. İkincisi ve çok daha önemlisi, bu birliktelikten bir “Sosyalist Güç Birliği” olarak söz etmeleri ironiktir: “Sosyalist” evet, “Birlik” evet, fakat “Güç” nerede? Evet, sınıfsal tavır vurgusu en belirgin olan ittifak ya da birlik bu. Fakat sınıfsal tavır bizatihi sınıfın tavrı olmadığı ölçüde ve sürece, böyle bir vurgu maalesef içi boş bir laf olacaktır ya da Marx’ın diliyle söylersek, “tutkunun beyni” değil de “beynin tutkusu” hâline gelecektir ki biz bunu Leninizm’in rahle-i tedrisinden -elbette Leninizm’in kendisi hilafına- geçirerek şöyle de ifade edebiliriz: Sınıfın hisleri partinin aklına tercüme edilemez ise, partinin aklı sınıfın hislerine tercüman olamaz ise ne işçi sınıfı diye bir şey olur ortalıkta (yani kamusal alanda) ne de işçi partisi diye bir şey…
Sözün gücü sadece içerdiği hakikat miktarıyla değil, açtığı mecranın hacmi ve muhataplarında yarattığı yankının şiddetiyle ölçülür. Üç beş muhâlif kanala, üç beş dakika için çağrılmış sosyalistlerin ülkenin ve dünyanın sınıfsal hakikatlerine dair ciddi yorumlarını kulak ucuyla dinleyen moderatörlerin ilk buldukları fırsatta onlara, hangi ittifakın adayını desteklemeye meyilli olduklarını anlamaya yönelik sorular sorması; onların, dillerindeki bütün sınıf, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi, kapitalizm vurgusuna rağmen günün sonunda laikliği ve cumhuriyeti savunan şahıslara indirgenmeleri de bir hayli ironiktir maalesef. Ama ne yapalım, gerçek bu. Sınıfı politik dilin merkezine taşıyacak güçten, yani etkili bir sınıf mücadelesinden yoksunuz ve ittifak da kursak, birlik de kursak seçimlere ne yazık ki elimizdeki tek oyla, sade birer yurttaş olarak gireceğiz.
Bu son konuma ilişkin söylediklerim umarım sinik bir alaycılık ifadesi olarak görülmez. Zira bahsettiğim dört konum arasında kendime en yakın bulduğum konum bu aslında. Elbette fikren değil, fakat hâl olarak kendimi onların yanında görüyorum. Burada, işte şu apaçık zayıflıkta… Bu dördüncü konuma, yani nihayetinde konumsuzluk diyebileceğimiz yerin dibine yerleşmeye çalışanlarla aramda -eğer varsa- tek fark, umudu erdemli Don Quijote’nin -zamanı geçmiş türden uçuk bir idealizmi terkisine atmış- asil ve gürbüz atı yerine, düşkün Sancho Panza’nın – zamanı her halükârda arkasında bırakan türden kaçık bir realizmi terkisine atmış – avam ve cılız eşeğine bağlamak istememdir.
İçinizi daha da karartmadan, şöyle bitireyim: Bir eşikteyiz, evet. Bu – açılışında bizim de rol aldığımız – tarihsel bir kavşak değil, aksine bizatihi devletin önümüze çıkardığı konjonktürel bir yol ayrımı, evet. Şu an itibariyle kendi yolumuzu açma imkânımız yok, dolayısıyla eli mahkûm bu yollardan birini seçeceğiz, evet. Peki ne yapacağız? Gerçekçi olacağız ve öncelikle kendimizi ve hâlimizi olduğu gibi görmeye çalışacağız. Az önce sıraladığım hakikatleri kabul edeceğiz örneğin. Dayatılmış bir seçim karşısında biçare mi bırakıldık, öncelikle bu hâlle yüzleşeceğiz. Tekrar, altını çizerek söylüyorum: Özne olmamızın, inisiyatif almamızın ve öznellik kapasitemizi arttırmamızın ilk koşulu an itibariyle nerede ve hangi durumda, yani hangi seviyede olduğumuza dair açık, berrak bir bilince sahip olmaktır. Sıfır noktasından başlayabiliriz, hiç dert değil! Bir başlangıç noktası ise eğer sıfır asla sıfır değildir çünkü. Dayatılmış bir tercihle karşı karşıya kalmak da çaresizliğin dibi değildir.
Ben samimi muhitimde insanlara bazen şaka yollu şöyle bir şey söylüyorum: Seçime Erdoğan ikiye bölünüp Tayyip ile Recep olarak girse, ben yine de sandığa gider, fark yaratmadığını bile bile oyumu Tayyip’e değil Recep’e atarım! Şaka bir yana, olası 2023 seçiminde şüphesiz bu denli çaresiz değiliz. Sınıf mücadelesi için, Kürtlerin hak ve hukuku için, kadınların hakları için, farklı yaşam tercihlerinin huzuru için mevcut başkanlık rejimi mi, yoksa parlamenter rejim mi daha iyidir, buna karar vereceğiz ki bu bana zor ve tereddüt gerektirir bir karar ânı olarak görünmüyor pek.
Kant’ın iddia ve niyet bakımından Marx’ın sosyalizm fikrinden pek de farklı olmayan bir demokrasi tanımı vardır. O modern “halk egemenliği” fikrini temellendirme bağlamında demokrasiyi devlet ile halkın özdeşliği olarak tarif eder. Kant’a göre bu ikisinin farklı oldukları, yani bir devlet ile bir halktan ayrı ayrı söz ettiğimiz durumlarda söz konusu olanın “despotizm” olduğunu söyler. Evet, bu tanım bir hayli ütopiktir, fakat Marx’ın sosyalizm biçiminde geleceğe havale ettiği, gelecekte gerçekleşecek olduğunu düşündüğü bir idea ya da ideal olarak değil, tam da Kant’ın kastettiği manada, yani bugün de yarın da asla gerçekleşmeyecek fakat tüm zamanlarda gerçekliğin boyunun kendisine bakılarak ölçüleceği bir idea ya da ideal olarak böyle bir demokrasi tanımı son derece değerlidir. Dolayısıyla, önümüze konan seçenekler her halükârda “despotik” olacak, lakin biz Kant’ın bahsettiği ideali mikyas olarak kullanarak bunların derecelerini ölçebilir ve buna göre karar verebiliriz. Kısacası, mevcut başkanlık rejimine karşı müstakbel güçlendirilmiş demokrasi seçeneğine “Evet” diyeceğiz. Ama! Aması yok, aması – dediğim gibi – seçimden sonra değerlendirilebilecek bir şey ve zaten Kant’ın o yüce ideali orada durduğu sürece insanlar aşağıda demokrasi yolunda ilanihaye “ama”larla yürüyecekler, devlet ile halk bir ve aynı şey olana, yani sonsuza dek…
