AçıkKoyu

Fatmagül Berktay: “2023 Seçimleri Hem Demokrasi Hem Laiklik Hem de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Açısından Bir Yol Kavşağı”

Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "Bir Yol Kavşağında Türkiyeli Entelektüeller" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Seçim, Temsil ve Demokrasi" başlıklı 42. sayısında yayınlandı.

Belki de Gezi’den bu yana iyice baskılanan sokak siyaseti bağlamında var olmaya devam eden, bu konuda ısrarcı davranan en önemli siyasi odaklardan birinin kadın hareketi olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamanda, İstanbul Sözleşmesi’nin kanun dışı feshine karşı eylemlerde de gördük bunu, ki sembolik düzeyde de uzun zamandır İstiklal Caddesi’ni kazanabilen ilk siyasi hareket de buradan türemişti. Bu bağlamda siz, kadın hareketinin varlığını Türkiye’deki siyasi hareketler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gerçekten de bugün esas olarak sokağı kadınlar sahipleniyor ve son derece bilinçli ve cesur bir biçimde ittifaklarını sürekli genişletmeye çalışarak, kimseye yukarıdan bakmayarak ve dışlamayarak politik dayanışmanın benzersiz bir örneğini veriyorlar. Bu paylaşımcı ve kapsayıcı demokratik dayanışma ve iş yapma pratiği, “iş bitiricilik ve sonuç alma” bahanesiyle yukarıdan yürütülen otokratik siyasi eylem anlayışının tam tersi. Kadın mücadelesinde umut veren bir diğer unsur sadece tek bir mahallenin sesi ve eylemi olmaması.  Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun son baş örtüsü çıkışından sonra başlayan tartışmalarda buna tanık olduk.

Sadece tek bir örnek vermem gerekirse Havle Derneği’nin açıklamasını zikredebilirim. “Peki biz ne istiyoruz” diye soruyorlar ve buna “Toplumun her kesimi için eşitlik, tüm kadınlar için daha fazla seçenek istiyoruz. Bu çatı altında her hikaye görünür olsun istiyoruz çünkü yeni başlamamış ve ‘henüz sona ermemiş tarihlerin üstesinden gelmeye niyetimiz yok’” diye cevap veriyorlar. Baş örtüsünün hâlâ bir mesele olduğuna dikkat çektikten sonra “baş örtüsü, inanç ve ahlaklılık ekseninde değil hak ve özgürlükler ekseninde konuşulmalıdır” diyorlar.

Bence konu daha iyi özetlenemezdi. Bu konuda kadınların sağduyulu ortaklığı ve kararlı duruşu tayin edici olacak. Çünkü hem bizim toplumumuzda hem de Macaristan, Polonya, İran gibi birbirinden kültürel ve dinsel olarak farklı toplumların en gerici kesimleri arasında erkek iktidarının sürdürülmesi ve kadınların ezilmesi konusundaki ortaklık karşısında kadınların ortak direnişi gerçekten tayin edici. Erkek iktidarı, “imtiyazlarımızı kaybetmek ve kadınlara şiddet uygulamaktan vazgeçmek istemiyoruz” diyor, kadınlar ise eşit ve özgür olmak istiyor. Seçeneklerimizin çoğalması ise Havle’deki kadınların dediği gibi, özgürlüğün çoğalmasıdır.

Sonuç olarak kadın hareketinin, muhalif cephenin motoru olduğunu söyleyebilirim, üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyanın başka birçok yerinde de. İran bunun en yakın örneği. Ayrıca Şili, Arjantin, Uruguay gibi Latin Amerika ülkelerinde kadın hareketleri ve feminist yazarlar, otoriter rejimleri ataerkil baskının uzantısı olarak değerlendiriyorlar. Özellikle vurguladıkları, devletin militarizminin ve kurumsallaşmış şiddetinin ataerkil temellere dayandığı. Bu gerçeği tespit etmek için Latin Amerika araştırmalarına ihtiyacımız yok maalesef, ama Türkiye’deki muhalefetin bunu iyi anladığından şüpheliyim. Bizimki gibi kültürlerde erkeğin gücü ve kimliği kadını denetleme gücüyle eş değer ve kadın-erkek arasındaki itaat ilişkisi toplumdaki otorite ilişkisini simgeliyor ve pekiştiriyor; cinsel olan ile siyasal olan sıkıca ilişkili.

2023 Seçimlerinde AKP’den iktidarı devralma iddiasındaki Millet İttifakı’nın pratikteki lideri Kemal Kılıçdaroğlu, iktidara geldikleri gün İstanbul Sözleşmesi’ne dönüleceğini ifade ediyor. Öte yandan aynı ittifakın başka bir bileşeni Saadet Partisi’nin lideri Temel Karamollaoğlu ise tavrını “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini olumlu buluyoruz” diyerek ortaya koyuyor. Sözleşme tabii ki politik anlamda önemli bir gösterge olsa da tek başına her şeyi çözme niteliğine de sahip değil. Siz bu bağlamda, iktidar değişiminin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından ne vaat ettiğini, belki daha da önemlisi, ne vaat etmediğini düşünüyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi etrafında yaşanan tartışmalar çok şeyi gözler önüne serdi. Sözleşme’nin en önemli yanı, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddete karşı devletin müdahalesini öngörmesi. Yani kadın hareketinin bütün dünyada talebi olan ve ev içinin, aile reisi erkeğin (patriyarkın) kimsenin karışamadığı özel oyun alanı olarak kabul edilmesini değiştirmesi. Ayrıca, Sözleşme “cinsel yönelim” tanımlaması yapıyor ve tüm şiddet mağdurlarına koruma sağlıyor. İşte bu iki nokta, zurnanın zırt dediği yer. Cinsel yönelim kavramı etrafında çokça Lût kavmi anıştırmaları yapılırken kimsenin Tevrat’taki bu öykünün esas yanına, yani Lût’un öz kızlarını kapısına dayanan gözü dönmüş erkek ahaliye sunmaya hazır oluşuna dikkat çekmemesi başlı başına anlamlı. Üstelik Lût’u “kızlarının baştan çıkardığı” iddiasının da ensesti meşrulaştıran gerekçe olduğu görmezden geliniyor.

Ama bu tesadüf değil. Çünkü cennet olduğu sıkça tekrarlanan aile ve ev, çoğu kez, kadınların ve çocukların cehennemidir. İçinde babanın/kocanın, yani aile reisinin tartışmasız hüküm sürdüğü veya sürmek istediği yerdir. Zaman içinde yasalar değişse de bu zihniyet büyük ölçüde değişmediği için patriyark, kadınlar ve çocuklar üzerinde mutlak hakimiyet sahibiymiş gibi algılanmaya devam ediyor. Çocuk istismarının ve ensest vakalarının yaygınlığı da bununla ilişkili. Özellikle Doğu Akdeniz ve Orta Doğu toplumlarında etkisini hâlâ sürdüren kurallara göre aile reisi erkek, kadınlar ve çocuklar (eskiden bir de elbette köleler) üzerinde ölüm ve yaşam hakkına sahiptir; bu hak sahipliği içine, onlardan cinsel yararlanma hakkı da girer. Üstelik İslamiyet bunu yasaklamış olduğu hâlde bu alandaki sahiplik kuralı devam ediyor. Çünkü bu yörede kadim kadın düşmanı gelenekler karşısında kazanan, dinin yumuşatıcı söylemleri değil çoğu kez gelenek oluyor.

Erkek egemen kültür, kadının ve bedeninin sürekli denetim altında tutulabilmesi için, onun namusunun bekçiliğini erkeklere veriyor. Aslında bekçiliği yapılan, erkek iktidarından başka bir şey değil. Buna karşı tek çare, kadınları hak sahibi özneler olarak güçlendirmek ve cinsiyet eşitsizliğini meşrulaştıran, sürdüren her türlü uygulama ve söylemle mücadele etmek. Yani kadınların mücadelesiyle gerçekleşen kazanımları savunmak ve ilerletmek. 70 yaşındaki erkeğin 12 yaşındaki kızla evlenmesini önlemek, tecavüz mağduru kız çocuğunu tecavüzcüsüyle evlendirmeye yeşil ışık yakmamak, çocuğa cinsel istismarı hiçbir şekilde mazur görmemek… Toplumsal cinsiyet eşitliğini daha başından itibaren bütün kamusal plan ve programlara dahil etmek, sonradan “ve kadınlar” diye ezberlenmiş birkaç satır eklemek yerine. Ne var ki böyle bir siyasi irade yok.

Üstelik muhalefet partilerinin de bu konuda gerçekten bilinçli ve kararlı bir karşı duruşları ve bütünsel bir yaklaşımları da yok. Hatırlayın, kadın haklarına karşı bu çekimser duruşu 2000’lerin başında Medeni Kanun değişiklikleri sırasında Meclis’teki tartışmalarda gözlemiştik. Kadınlar lehindeki değişikliklerin “aileyi yıkacağını “düşünen parlamenterler, sadece İslamcı partilerin mensupları değildi. Ama bugün çok daha net ve keskin bir dönemeçteyiz; İstanbul Sözleşmesi düşmanlığının kapsamlı bir paket olduğu artık iyice ortaya çıkmış durumda. Sansür yasası ve diğer baskıcı önlemlerin birbiri ardı sıra geliyor olması bunun nasıl kapsamlı bir paket olduğunu gösteriyor ve bunlar birbirinden bağımsız değil.

Dolayısıyla iç içe olan otoriter ve cinsiyetçi kültürel ve siyasal yapının demokrasi ve özgürlük açısından oluşturduğu tehdidi başta siyasiler olmak üzere erkeklerin görmesi ve bu konuyu “kadınlara tanınan haklar” olarak değil, kendi özgürlüklerini de güvenceye alacak bir teminat olarak kavraması gerekir. Ben bugün Türkiye’de dindar olsun olmasın her kesimden kadının bir yol ayrımında olduğunu ve geleceğin, onların uyanık davranarak haklarına ve kazanımlarına sahip çıkıp çıkmayacaklarına göre farklı şekilleneceğini düşünüyorum. Ama erkekler de, özellikle demokrat ve özgürlükçü olduklarını düşünenler de, bir yol ayrımında. Muhalefetin her cenahının, iktidarın eril niteliğini ve bunun otoriter şiddetin hem kaynağını oluşturduğunu hem de daha da pekiştirdiğini görmesi gerekiyor. Sorun, İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönmekle çözülecek basitlikte değil. Ama elbette o iyi bir başlangıç olur.

Türkiye’de laikliğin olumlu ya da olumsuz bütün serüveni, kadın bedeninin şeyleştirilmesinden bağımsız düşünülemez. Hem seküler hem de gerici ve muhafazakâr iktidarlar kadını tahakküm altına almaya çalışmıştır. Bu özellikle de kadının nasıl giyinmesi gerektiği tartışmasında ayyuka çıkıyor. Türban tartışması, İran’daki başkaldırı ve gibi güncel hadiseleri de göz önünde bulundurursak; bir yandan Cumhuriyetçi düşüncenin devrimci kazanımlarını sahiplenmek bir yandan da toplumsal cinsiyet eleştirisini radikalleştirmek nasıl mümkün olabilir? Öte yandan bu tartışma, parlamenter siyaset konusunda bize nasıl bir ufuk sunabilir ve 2023 Seçimleri’nin hem laiklik hem de cinsiyet eşitliği açısından bir yol kavşağı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet hem seküler hem de dinci muhafazakâr rejimler kadın bedenini denetlemek ve kadını simge olarak kullanmak isterler. Türkiye’de de böyle oldu. Kadınların simge olarak kullanılması yeni bir şey olmadığı gibi, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’ne özgü de değildir. Kadınlar, hangi çerçevede olursa olsun, genellikle kendilerini gerçekten tanımlamayan anlamların temsil edilmesinde araç olarak kullanılagelmişlerdir. Kadınların geleneksel olarak dinsel, ailesel ya da ulusçu değerlerin taşıyıcısı olarak gösterilmeleri, bazen onlara yüksek bir statü ve saygınlık da kazandırabilir; nitekim bugün aileyi ve anneliği yücelten söylemler bu açıdan kadınlara çekici gelebilir, geliyor. Ne var ki bu, onların ataerkinin belirlediği rol, imge ve kurallara hapsedilmesini önlemez. Tersine kadınların kamusal alandan dışlanmışlığını pekiştirir. Oysa kadınların ikincilliğinin hem kaynağı hem de sonucu kamusal alandan dışlanmışlıktır; yönetmeye değil, yönetilmeye ehil oldukları var sayılır. Gerçek özgürlük, kamusal alanda var olmak ve eylemde bulunmakla elde edilir. Üstelik söz konusu ataerkil imge ve kurallar kadınlar tarafından içselleştirildiğinde, onları belki de her şeyden daha fazla baskı altında tutar. Bu nedenle, kadınların kendi kaderlerini belirleme mücadelesi, kaçınılmaz olarak, kendilerine dayatılmış kimlik tanımlarından kurtulup alternatif tanımlar yaratabilmelerini ve bu yeni tanımları görünür kılabilmelerini, yani kamusallığı içerir.

Bu mücadele ise ancak laik ve demokratik bir ortamda, haklar alanında, teolojik tartışmaların dışında yapılırsa sonuç verir. Aksi takdirde, dinsel yorumların içinde kaybolup gidersiniz ve o yorumların pek azı kadınların lehinedir. Dinin özgürlükçü yorumlarının yapılmasının gereksiz ve boş olduğunu söylemek istemiyorum. Hayır, o tartışma da çok gerekli ve bazen önemli sonuçlar verebiliyor. Örneğin İngiltere’de yakın zamanlarda ilk kez bir kadın piskopos atandı, kadınların mücadelesi sonucunda. Ama bugün bence esas olan, kamusal alanda hak sahibi olma konumunu, yani haklara sahip olma hakkını korumak ve savunmak. Bu aynı zamanda otoriter rejime karşı sokakta (kamusal alanda) direnmek anlamına geliyor ve sadece kadınların değil, herkesin özgürlüğünü ilgilendiriyor.

Evet size katılıyorum, 2023 Seçimleri hem demokrasi hem laiklik hem de toplumsal cinsiyet eşitliği açısından bir yol kavşağı. Giderek daralan siyaset alanı yeniden açılacak mı, yoksa tamamen mi kapanacak sorusu merkezi önemde. Bugün arafta gibiyiz. Bir yandan hukuk yok diyoruz, diğer yandan çeşitli alanlarda hukuk mücadelesi veriyoruz; kurumlar çöküyor ama kalanı kurtarmaya çalışıyoruz; özgürlüklerin yok edilmesi karşısında özgürlük mücadelesini yükseltmeye çalışıyoruz. Araftan cehennem yönüne çıkmamak için çok dikkatli olmak ve neyin gerçekten önemli olduğunu gözden kaçırmamak zorundayız. Uygulanması mümkün olmayan dogmatik pozisyon tartışmaları yerine; esas ilkeyi dikkate alan, kapsayıcı ve dahil edici bir siyaset hattına ihtiyacımız olduğu kanısındayım. Bugünün esas kaygısı, neyin kapıyı totaliter cehenneme açtığı, neyin onun karşısında yer aldığı noktasında olmalı. Bence her şeyi bu ilke açısından değerlendirmek ve ona göre davranmak zorundayız. İnsanın aklına ister istemez 1933 öncesi Weimar Almanyası geliyor. Oradan alınacak çok ders var…

Hannah Arendt, siyaseti; kimlikler tarafından atomize edilmemiş, müşterek bir eylem olarak düşünür. Aynı şekilde Marksistler de kimlik siyasetine hep mesafeyle yaklaşmışlardır. Bu tartışmaya, hem kimlikleri reddetmeyen hem de siyasal eylemin kimlikler tarafından sömürgeleştirilmesine izin vermeyen bir ufukla karşılık vermek gerekmez mi? Özellikle 1980’lerden sonra ‘demode’ olan sınıf siyasetinin geleceğini de düşünürsek, 2023 Seçimlerini kadınların, emekçilerin, Kürtlerin, LGBTQ+lar’ın, kısacası bütün ezilenlerin demokratik birliğini kurmak için nasıl fırsata çevirebiliriz?

Galiba yukarıda bu sorunuza da cevap vermiş oldum. Ama biraz daha açayım. Kimlik elbette vazgeçilmez bir anlam kaynağıdır ve tanınması gerekir. Ama verili kimlikten, kazanmak için sizin dahliniz olmayan doğal kimlikten otomatik olarak siyaset çıkmaz. Onun kamusal alanda hak mücadelesinin konusu yapılarak siyasallaştırılması gerekir. Siyasal alana girdiğinizde de ittifaklar yapmak, bir dayanışma inşa etmek zorundasınız. Tek başına kazanamazsınız. Ayrıca tek doğru, tek hakikat diye bir şey yoktur, siz kendi hakikatinizin en doğrusu olduğunu düşünseniz de… Dolayısıyla verili kimliğe ve kendi hakikatinize sıkıca yapışıp sadece oradan dünyaya ve Türkiye’ye bakarsanız yenilmeye mahkumsunuz.

Maalesef bu kadar kutuplaşmış bir toplumda çoğu kez düşünmeden yapılan bu oluyor; iktidar da zaten kutuplaşmayı bunun için körüklüyor. Eğer bütün ezilenler otoriter yönetimi geriletmek için birleşemezse, kendi “saf” ilkelerini saf olarak tutmaya devam ederler belki ama yenilgi de kaçınılmaz olur. Arendt’in deyimiyle kabileye sadakatten özgürlükçü ve kapsayıcı siyaset çıkmıyor. Tersine kabilenizin “mağrur ve mağdur haklılığı” içine hapsolmanıza yol açıyor ve sonuçta kazanan iktidar oluyor.

Ben Türkiye’de sınıf meselesinin tıpkı toplumsal cinsiyet gibi bütün ezilmişlikleri kesen bir eksen olduğunu ve hep dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu diğer eksenlerin göz ardı edilmesini getirmemeli. Tersine ne kadar bütünsel ve dahil edici bir analiz yaparsak gerçeğe de o kadar yaklaşırız. Sonuç olarak, kabileye sadakatleri alt edebilir ve esas ilkeyi göz önünde tutan bir ortak cephe inşa edebilirsek 2023 seçimi bir fırsat olabilir, demokrasi açısından. Unutmayalım ki, siyasal alan ortadan kalkarsa – ki bu bizimkisi de dahil bütün otoriter rejimlerin nihai hedefidir – ne kendi kimlik mücadelemizin ne de “en doğru pozisyonun” bir anlamı kalır.