Nilgün Toker: “Yurttaşlık Bağının Çoktan Çözüldüğü Bir Ülkedeyiz”
Ulaş Bager Aldemir ile birlikte, "Bir Yol Kavşağında Türkiyeli Entelektüeller" dizisi için hazırladığımız söyleşi, Ayrıntı Dergi'nin "Seçim, Temsil ve Demokrasi" başlıklı 42. sayısında yayınlandı.
Öteden beri insan hakları mücadelesi veren bir insansınız. Gelgelelim Türkiye’nin sicili bu konuda hiçbir zaman iyi olmadı. Peki şu son 20 seneyi insan hakları ihlalleri açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Öte yandan 2023 Seçimleri emek, hak ve meslek örgütlerinin önüne ne gibi ödevler koyuyor?
İnsan hakları ihlallerinin sürekli ve hatta sistematik olduğunu bildiğimiz bir ülkede, hatta dünyada yaşıyoruz. Hakların ihlal edilebilir olması, esasen adaletsizliğin hüküm sürüyor olması demek olduğuna göre, insan hakları ihlallerinin ardında eşitsizlik üreten ve eşitsizliğe dayanan tahakküm sistemleri olduğunu da biliyoruz. O hâlde insan hakları ihlallerinin önlenmesi meselesi doğrudan tahakküm yapılarının ortadan kaldırılması meselesi. Yeryüzünde adalet mücadelesi verenlerin elde ettiği kazanımlar sayesinde oluşmuş insan haklarını korumaya yönelik ilkeler, kurumlar ve mekanizmalar var ama yine biliyoruz ki bu ilke, kurum ve mekanizmaların gücü ve etkisi ancak devletlerin onlara uymaya rıza göstermesine bağlı. Bu rızanın da yapısal sonuçları olmalı ve devlet-yurttaş, yurttaş-yurttaş ilişkisinin referansı insan haklarının tanınması ve korunması şeklinde dönüştürülmelidir.
Türkiye’nin insan hakları sicilinin kötülüğü, bu tür bir dönüşüme çok güçlü bir şekilde direnen bir devletin ve hegemonik toplumsal yapıların varlığından kaynaklanıyor. Otoriter devlet geleneği diyegeldiğimiz ve bu gelenek içinden bir siyasal kültürün oluştuğu bir yapıdan ama aynı zamanda yurttaş-yurttaş ilişkisinin hakların tanınmasına dayalı bir ilişki olarak değil de bir “biz”e katılmak üzerinden tarif edildiği bir yaşam dünyasından bahsediyorum.
Bu “zor” yapıları dönüştürme/değiştirme mücadelesinin sayesinde ama aynı zamanda da uluslararası dinamiklerin de etkisiyle zaman zaman çok önemli kazanımlar elde edilmiş ve özellikle AB’ye katılma sürecinde bu kazanımlar hukukileştirilmiş ve kurumsallaştırılabilmişti. Ancak dünya genelinde güvenlik kavramının, hakların korunmasıyla yer değiştirdiğini söyleyebileceğimiz son 20 küsur yılın ülkeye yansıması, mevcut otoriteryan yapı ve kültürün daha da sertleşmesi şeklinde oldu. Bu, hegemonik toplumsal yapı ve değerlerin yüceltilmesiyle çalışan bir sağ popülizmle de birleşince insan hakları devlet eylemlerinin referansı olmaktan tümüyle çıktı. Hukukun hem devlete hem de ihlalleri mümkün kılan ve meşrulaştıran toplumsal yapılara karşı yurttaşları koruyabileceği bir mekanizma olmaktan tümüyle çıkarılması sayesinde de diyebiliriz ki Türkiye’de insan hakları ihlalleri sistematik ve yapısal bir hâl almıştır.
Böyle bir durum karşısında mesele bu yapısal karakteri değiştirme meselesidir ve 2023 Seçimleri bu değiştirme iradesinin açığa vurulacağı bir tarihsel anmış gibi duruyor önümüzde. Ancak değişimin ilke ve yönelimini ortaya koyan bir dinamik, mücadele ve eylemlilik bu süreçte ortaya konulamazsa, bir iktidar değişimiyle dünyanın değişeceğini düşünemeyiz. Eşitsizlik üreterek ve eşitsizliğe dayanarak güçlenen bir rejimi değiştirmekten bahsediyorsak, adalet/eşitlik tesis etmenin ilke ve mekanizmalarını tanımak, bunları inşa etmek için yola çıkmak gerekli. Siyasal alana bu müdahaleyi yapacak olanların; adalet mücadelesi verenler, hak, emek ve meslek örgütleri olduğu kanısındayım. Bu, insan hakları mücadelesinin siyasal ufkunun hayata geçirilmesini, talep alanının genişletilmesini gerektiriyor. Bu nedenle bence değişimin yönünü belirleyecek bir siyasal söz ve eylemlilik ortaya koyma ödevimiz var.
Baskının giderek yoğunlaştığı her dönemde akademik özgürlük otoritelerin hedefi hâline gelmiştir. Türkiye’deki ihraç ‘kültürü’ de bunun açık bir göstergesi. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 2000’ler… Hep aynı uygulamalarla karşılaşıyoruz. Ayrıca son ihraçlar, iyice nitelik kaybı yaşayan akademiyi daha da yoksullaştırdı. Bir de tabiî üstüne pandemi başlayınca, Türkiye’de üniversite mefhumundan neredeyse söz edemez hâle geldik. Hem siyasal hem de entelektüel anlamda nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? 2023 Seçimleri akademik özgürlük için de bir fırsata çevrilebilir mi?
Önce üniversitenin özerkliği ve akademik özgürlük kavramlarını ayrıştıralım. Özerklik, bağımsız karar ve yargı kapasitesine işaret eder. Bu, üniversitenin yargı ve kararlarında kendisi dışında “hiçbir” yapı, güç tarafından belirlenmemesi demektir. Peki bu yargı ve karar verme yetisinin dayandığı ilke nedir? Üniversite akademik ölçütlere dayalı olarak yargıda bulunulan ve karar verilen yer olmalıdır. Yani üniversitenin düşünme ve eylem referansı akademik etkinliklerin doğası neyse odur. Tam bu noktada akademik özgürlük nedir diye sorarsak, akademik etkinliğin belirlenmemişliği ve hatta akademisyenin kendi etkinliğini belirleme gücüdür. İşte üniversite özerkliğinin anlamı burada daha da açık hâle gelir. Üniversite bu akademik özgürlüğün mümkün kılındığı ve korunduğu yerdir.
Böyle tarif ettiğimizde Türkiye’de üniversite kalmış mıdır? Ancak akademik özgürlüğe sahip ve bu özgürlüğün ancak tüm üniversite bileşenlerinin özgür olmasıyla korunabileceği bilincine sahip akademisyenler var tabii. Boğaziçi Üniversitesi’nde özerkliğin yıkımına direnen akademisyenler ve öğrenciler umudumuz olmadı mı bu nedenle?
Ben üniversite özerkliğinin radikal bir biçimde tesis edilebildiği bir büyük değişim içinde bu özgür akademik etkinliğin yeşerecek ortam bulabileceğine eminim. Ancak akademik özgürlüğe dair kriz sadece baskıcı rejimlerden de kaynaklanmıyor. Bilginin statü kaybı yaşadığı zamanlardayız. Hakikat-ötesi çağda akademik özgürlük aynı zamanda hakikatin peşinde koşma ısrarıyla da açığa vurulacak. Bana kalırsa mesele artık üniversite içinde ve dışında, bilme ısrarı ve hakikat arayışının kuruculuğuna ihtiyacımız var.
2023 Seçimleri ancak gerçekleştirilecek bir büyük değişim ve bunun anayasal güvencesi sayesinde üniversitenin özgürleşmesini sağlayabilir. Önce YÖK kalkmalı, diyoruz ama şöyle diyelim: Hem üniversite, devlet ve piyasadan bağımsızlaşmalı hem de akademisyenler devlet ve piyasanın araçsallaştırmasından özgürleşmeli. “Değiştireceğiz” iddiasını taşıyan siyasal aktörlerin üniversiteler için neyi değiştirmeleri gerektiğini duydukları bir ses ortaya konulmalı ama ben Boğaziçili akademisyenler dışında bir ses duymuyorum. Belki bu sesi çoğaltmalı ve güçlendirmeliyiz…
Türkiye’de 1980 Darbesi’nden bu yana “politik öznelik” ya da daha kapsayıcı hâliyle “yurttaşlık” kavramının ciddiyetle incelenmesi gereken bir dönüşüme uğradığı; AKP iktidarının özellikle son yıllarında ise “politik alanın” ana akım siyasal polemikler düzeyine indirgendiği ve “politik”in bir bakıma depolitize edildiği öne sürülebilir. Bu bağlamda, Türkiye’de “yurttaşlık” kavramının tarihsel seyri üzerine neler söylenebilir ve sizce 2023 Seçimleri’ni bu tartışmanın neresinde değerlendirmek gerekiyor? Öte yandan politika alanında, doğası gereği özne olan tarafların birbirleriyle karşılaşma anlarının/bağlamlarının ve müzakere olasılıklarının da son derece azaldığını göz önünde bulundurarak, Türkiye’de politik eylem hâlâ mümkün mü?
Hemen söyleyeyim, yurttaşlık bağının çoktan çözüldüğü bir ülkeyiz. Çözülmüş olan bağ, yurttaşlığın bir aynılığa katılma olarak tarif edildiği, dolayısıyla tek-biçimci ve dışlayıcı/ayrımcı bir “bağ” idi, açık. Çünkü yurttaşlığı tarif eden ortaklık, farkı reddeden aynılaştırıcı bir bütünlük tezine dayalıydı. Bu nedenle yurttaşlığa kabul edilenlerin ve yurttaşlıktan dışlananların “belli” olduğu da bir yurttaşlık kültürü söz konusuydu. Bu nedenle siyasal alan, yurttaşlıktan dışlananların yurttaşlık alanına katılma mücadelesiyle dinamize oluyordu aslında. Bu bir eşitlik, adalet mücadelesidir ve siyasallığın zemini de budur. Eşit ilan etmek ama eşitsizliği meşrulaştırmakla eşit olmak arasındaki gerilimde kendisini açığa vuran, aynılaştırılmış bütünlük içinde değil, paylaşılan/kapsayıcı bir ortaklık içinde olmayı yurttaşlığın karakteri yapma mücadelesiydi. Doğal olarak bu çatışmalı, gerilimli bir karşılaşmadır ve siyasal müzakere de böyledir. Siyasal alan bu çatışmanın/gerilimin karşılıklılık bağıntısıyla çözüldüğü/çözülmesi gereken bir müzakere ortamıdır. “Uzlaşma” demiyorum, bir yeni ortak bağıntıya yükseltecek bir karşılıklı tanıma ilişkisinin tesisini sağlayacak bir müzakere ortamından bahsediyorum.
Siyasal alanın bu türden bir niteliğe kavuştuğu anlar oldu ama ne zaman siyasal olan yönetimsel olanı değiştirme gücüne sahip olmaya başladıysa da ilk kapatılan siyasal alan oldu. Buna sorunuzda çok doğru bir biçimde yer alan, siyasal olmayanca belirlenen bir siyasetin hakim olmaya başlaması da eklenince gerçekte hem siyasal ama hem de sivil alan, belki daha doğru bir tanımla “civic”, yurttaşlık alanı, ortak müzakere alanları tümüyle kapandı.
Bir yandan bir takım “özel” ilgilerin, tüm diğerlerine tahakkümü ideolojisiyle kendisini açığa vuran ve siyasallığı yıkan siyaset tarzının hegemonik hâle gelmesiyle, diğer yandan da bizzat yurttaşlık kavramının topyekun ilga edilmesi ve yerine bir sadakat ideolojisiyle ayrıcalıklandırılanlar-cezalandırılanlar şeklinde ifade edebileceğim yeni bir toplumsal ilişki formunun hakim kılınmasıyla yaratılan bir ortamda siyasal eylem, tam da bu demokratik ortaklığın kurulumu mücadelesini açığa vuran eylem olabilir.
Siyaset-dışı olanı, tahakküm edici siyasetin değeri yapan bir rejim karşısında siyasal olanı söze, eyleme dökme mümkün mü? Bir şeyin mümkün olması, onu gerçekleştirecek bir iradenin varlığına bağlıdır. O hâlde sorunuzu değiştireyim. Böyle bir irade var mı? Bu isteğin var olduğuna eminim ama isteğin irade olarak kendisini açığa vurduğu anlar var mı? Tabii ki var. İşçi eylemlerinde, meslek örgütlerinin itiraz ve direnişlerinde, Boğaziçi eylemlerinde ama en önemlisi kadınların, LGBTİ+’ların direnişinde hem de yeni eylem formlarının ne olabileceğini öğrettikleri bir tarzda açığa vuruluyor bu siyasal eylem imkanı. Mesele bunu çoğaltmak ama en önemlisi bu hak mücadelelerinin yeni bir demokratik biraradalık inşasının taşıyıcı aktörü olmasını sağlamak. Israr ederek söyleyeyim, her hak talebi artık bir tanınma talebidir ve bu adalet arayışıdır.
2006 yılında kaleme aldığınız Politik Bir Sorunu Politika Dışı Bırakmak başlıklı makalenizde, Kürt meselesinde bir politikleşme sorununu tanımlıyor ve bunu Kürtlerle sınırlı kalmayan kapsamlı bir tahakküm fikriyle temellendiriyorsunuz. Peki bugün Kürt siyasetine baktığınızda, HDP’nin bir üçüncü ittifak ile seçime gidiyor olmasını da göz önünde bulundurarak, Kürt siyasetinin seçim özelindeki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Öte yandan Altılı Masa’nın CHP önderliğinde iktidar değişiminin öznesi olması ihtimalinde, Kürt meselesinin ve siyasetinin, bağlantılı olarak Türkiye’de Kürtler dahil azınlıkların politik mevcudiyetleriyle ilgili neler ön görülebilir?
Kürt meselesinin bir güvenlik sorunu olmaktan, dolayısıyla Kürtleri kontrol etme meselesi olmaktan çıkıp, dışlayıcı yurttaşlık anlayışının krizi olarak okunamamasını mesele etmiştim o yazıda ve esasen siyasal bir meseleyi siyasal olmayan bir zeminde ele alan siyaset tarzının, tüm “fark”lar söz konusu olduğunda aynı biçimde çalışan bir tahakküm siyaseti olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Eşitsizliği ve eşitsizliğe yol açan nedenleri görmeyerek eşitlik arayışına karşı konuşan bu siyaset tarzı, ayrımcıdır, baskıcıdır. Eşitsizliğe yol açan nedenleri tanımadan eşitliği tesis etme iddiası ise hafif ifadeyle körlük, ağır ifadeyle hakikati inkar etme hâlidir.
2023 Seçimleri’ne giderken “tüm” muhalefet şunun farkında: Mevcut rejim ortaklık yıkarak ve bu parçalanma sayesinde ayakta duruyor ve parçalar arasında hiyerarşi yaratarak kendisine sosyolojik rıza üretiyor. O hâlde yıkılan ortaklığı yeniden kurmaktan başka çare yok. Kuramsal olarak muhteşem bir farkındalık gibi görünen bu durum ortaklığın hangi değer ve ilkeler üzerinde inşa edileceği sorusuna gelince karşımızdaki aktörler ya ayrımcı ya kör…
Üçüncü ittifakın işte bu ayrımcı ve kör olmayan bir ortaklığın inşasının dayanacağı ilke ve değerleri merkeze alan bir siyaset tarzını ortaya koyma çabası olduğu kanısındayım. Eşitsizlikleri, dışlanmayı, yok sayılmayı aşacak demokratik biraradalığın nasıl gerçek kılınabileceği arayışında olduklarını düşünüyorum ve gerçekten de eğer bu ülkenin bir geleceği olacaksa bu sorunun yanıtında ortaklaşmayla mümkün olabilecek bu gelecek.
Aslında biliyoruz ki dışlananların verdiği her tanınma mücadelesi, sadece kendisinin tanınması mücadelesi değil, dışlamanın ortadan kalktığı yeni bir bağıntı kurma mücadelesidir. Yine biliyoruz ki, bu türden bir yeniden kurma ancak eşitsizliğe mahkum edilenlerin yaşadığı zulmü, bu zulmü yaşamayanların da reddetmesini sağlayacak bir anlama ve dönüşüm sağlamakla mümkün. Her türlü hak mücadelesinin, adaletsizliğe uğrayanların değil adaletsizliği görenlerin çoğalmasıyla kazanılabileceğini de biliyoruz.
Üçüncü ittifak eğer adaletsizliğe uğrayanları temsil edenlerin bir araya geldiği bir ortaklıksa, sanırım bu ittifakın amacı sadece güç birliği tesis etmek değil, adaletsizliğin görünmesini sağlayacak sesi daha duyulur yapmaktır. Bu noktada bu sesi duyması gereken yer de belli: Altılı masa ya da bu ülkenin adaletsizliklerine şu ya da bir biçimde ve zamanda dahil olmuş olan herkes. Neyin zulüm neyin haksızlık olduğunu çoktan ayırt etmiş olması gerekenlerden söz ediyoruz. Böylece hakkın nasıl korunabileceğine dair bir öğrenme sürecinden geçmiş olması gerekenlerden bahsediyoruz. Arada – nadiren – bu öğrenmenin gerçekleştiğine dair pırıltılar da görüyoruz ama ben dönüştürücü/değiştirici bir öğrenmenin olduğundan pek emin değilim.
O hâlde Kürt meselesi dahil tüm farkların eşit tanınması, ekonomik, sosyal, siyasal tüm eşitsizliklerin aşılması meselesinin altılı masaya bırakılamayacağı açık. Bu durumda olası bir iktidar değişikliğiyle hedeflenen dönüşümün yönünü ve niteliğini belirleme de altılı masaya bırakılamaz. Sanırım üçüncü ittifakın sağlamaya çalıştığı şeylerden birisi de siyasal alanın, müzakere alanının açılması ve müzakereye güçlü bir fikirle katılmak.
Sorunuzun esas kısmına gelince: Kürtler ve tüm diğer dışlanan gruplarla ilişkisini niceliksel bir “oy” ilişkisinden çıkaramayan bir siyaset geleneğinin altılı masada hâlâ hüküm sürdüğü kanaatindeyim. Yapısal olanla, dolayısıyla kökten değişmesi gerekenle değil, “mış” gibi olanla daha çok ilgilenen, hatta kötüsü sık sık inkar politikasını canlandıran bir masanın iktidarı kendi başına “yeni”, demokratik bir ortaklık inşa edemez. Bu nokta, demokrasi mücadelesinin aktörlerinin siyasal söz ve eylem kurma sorumluluğunu daha fazla hayata geçirmeleri gerektiğine de işaret eden bir nokta. Sadece üçüncü ittifak değil, ülkede eşitlik ve adalet mücadelesi veren herkes değişimin de taşıyıcısı olmaya talip olmak zorunda.
